Ancak razı olduğu bir elçiye bildirir. Şüphesiz ki O, onun önünden ve ardından gözetleyiciler salar.
Diyanet Vakfı
Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar,
Kurtubi Tefsiri
Meğer ki beğenip, seçtiği bir peygamber ola. Çünkü O (Allah), onun önünden ve ardından koruyucular gönderendir.
İbn Cübeyr dedi ki;
“Meğer ki beğenip, seçtiği bir peygamber ola” âyetinde kastedilen rasûl (elçi, peygamber), Cebrâîl (aleyhisselâm)’dır. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Daha uygunu anlamın şöyle olmasıdır: O, beğenip, seçtiği yani peygamberlik için seçtiği kimselerden başkalarını gaybından haberdar etmez. Ancak bu gibi kimselere gaybından dilediği şeyleri bildirir ki, bu onun peygamberliğine delil teşkil etsin.
2- Falcılar ve Benzerleri Gaybı Bilemezler:
İlim adamları -Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Şanı yüce Allah’ın gaybı bilip, ona dair bilgiyi sadece kendisine tahsis etmesi ile öğünmesi, O’ndan başka herhangi bir kimsenin gaybı bilmediğine delil teşkil etmektedir. Daha sonra yüce Allah, beğenip, seçtiği peygamberleri bundan istisna etmekte ve onlara verdiği vahiy yoluyla gaybından dilediği bilgileri tevdi ettiğini belirtmektedir. Bunu da onlar için bir mucize ve peygamberliklerine dair doğru bir delâlet olarak vermiştir. Müneccim ve ona benzer taşları kullanan, kitablara bakan, kuşları (gayba dair hüküm çıkarmak maksadıyla) uçurtan kimseler ise O’nun beğenip, seçtiği ve gaybından dilediği şeylere muttali ve haberdar kıldığı rasûller arasında sayılamazlar. Aksine böyleleri Allah’ı inkâr eden, sezgi, tahmin ve yalanlarıyla da Allah’a karşı iftirada bulunan birer kâfirdirler.
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Hallerinin farklılığı, rütbelerinin değişikliği, aralarında hükümdarların ve sıradan insanların, âlimlerin, cahillerin, zenginlerin, fakirlerin, küçüklerin, büyüklerin bulunmasına, doğdukları burçların farklılıklarına, doğuşlarının ayrılıklarına, yıldızların mertebelerinin değişik oluşuna rağmen Nûh’un gemisine binen kimseler hakkında müneccimlerin (yıldız falcılarının) neler söylediklerini keşke bilebilseydim? Nasıl oldu da bir anda hepsi de suda boğulma hükmüne mahkûm oldular.
Eğer müneccim (yıldız falcısı) -Allah müstehakkını veresice- onların gemiye bindikleri sırada yükselen burç onların boğulmalarını sağladı, diyecek olursa, o takdirde bu yükselen burç herbirilerinin doğumu esnasında farklı olan diğer yükselen burçların tümünü, hükümlerini ve o kimseye has olan yükselen burcun gereklerini çürütmüş, iptal etmiş olmaktadır. O halde ebedi olarak ve kesinlikle doğum halleri gereğince uygulama yapmanın hiçbir faydası olmayacağı gibi, bunların bir kimsenin mutluluk ya da bedbahtlığına delâlet olması da düşünülemez. Geriye sadece böylelerinin Kur’ân-ı Azim’e karşı bile bile inatlaşmalarından başka bir şey kalmamaktadır. Bu ifadeler ile böyle bir kimsenin, yıldız falcılığı dolayısıyla kanının helâl olduğu da anlaşılmaktadır. Şu sözleriyle şair bu hususu ne güzel dile getirmiştir;
“Müneccim hükmetti, benim doğumumun yükselen burcunun
Benim hakkımda suda boğularak öleceğime.
Söyle o yıldız falcısına: Tufan sabahı herkes,
Suda boğduran yıldızın doğuşunda mı dünyaya gelmişti?”
Mü’minlerin emiri Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)’a Haricilerle karşılaşmak istediği sırada: Ay akreb burcunda iken mi onlarla karşılaşacaksın denilmiş, o da: Peki ya onların ayları nerede ki, diye sormuş ve bu ayın son günlerine rastgelmiş idi. Şimdi Ali (radıyallahü anh)’ın cevab olarak verdiği söze ve bu sözde yıldız falcılığına göre kanaat belirtenlerin bu kanaatlerinin ne ileri derecede reddedilmiş olduğuna, yıldızların hükümlerini gerçek kabul eden herbir cahili nasıl susturmuş olduğuna bir dikkat edelim.
Müsafir b. Avf ona dedi ki: Ey mü’minlerin emiri, sen şu anda yola koyulma! Günün üç saati geçtikten sonra yola çık ve yürü! Ali (radıyallahü anh) ona: Neden? diye sorunca, şu cevabı verdi: Sen şu anda yola koyulacak olursan, sana da, arkadaşlarına da çok büyük bir belâ ve ağır bir sıkıntı isabet eder. Eğer benim söylediğim saatte yola koyulacak olursan, muzaffer olursun, üstün gelirsin ve istediğini elde edersin. Ali (radıyallahü anh) şu cevabı verdi: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hiçbir müneccimi (yıldız falcısı) yoktu. Ondan sonra bizim de yıldız falcımız olmayacaktır. -Bu açıklamaları esnasında Ali (radıyallahü anh) Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetlerini de delil gösterdiği uzunca sözler söyler.- Kim bu hususta söylediklerini doğru kabul ederse, o kimsenin Allah’tan başka bir eş ya da O’na zıt bir varlığı ilâh edinenler gibi olmayacağından emin değilim. Allah’ım uğur varsa eğer, sadece Senin uğurundur ve Senin hayrından başka hayır yoktur. Daha sonra konuşan şahsa şunları söyledi: Bizler sözlerini yalanlıyoruz, sana muhalefet ediyoruz ve gitmeyin, dediğin saatte yola koyuluyoruz. Daha sonra diğer insanlara yönelerek şunları söyledi: Ey insanlar! Sakın yıldızlara dair kara ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulabileceğiniz kadarından fazlasını öğrenmeye kalkışmayınız. Şüphesiz ki müneccim (yıldız falcısı) sihirbaz gibidir. Sihirbaz da kâfir gibidir. Kâfir ise cehennemdedir. Allah’a yemin ederim, eğer senin yıldızlara baktığına ve onlardan çıkardığın sonuçlar gereğince amel ettiğine dair bir bilgi bana ulaşacak olursa, sen hayatta kaldığın ve ben hayatta kaldığım sürece ebediyyen seni hapiste bırakacağım ve ben emiru’l-mü’minin kaldığım sürece sana verilmesi gereken bağışlardan seni mahrum edeceğim.
Daha sonra Müsafir b. Avf’ın çıkmamasını emrettiği saatte yola koyuldu. Haricilerle karşılaştı ve Müslim’in Sahih’inde sabit olan Nehrevân vakasında da onları mağlûb etti. Arkasından şunları söyledi: Eğer bizler onun bize emretmiş olduğu saatte yola koyulmuş ve zafer kazanıp, üstünlük sağlamış olsaydık, bazı kimseler: Müneccimin onlara emretmiş olduğu saatte yola çıktılar. (Onun için zafer kazandılar), diyecekti. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hiçbir müneccimi yoktu, Ondan sonra bizim de olmayacaktır. Allah bize Kisra’nın ve Kayser’in yurtlarını fethetmeyi ve diğer ülkeler fethetmeyi nasib etti. Sonra şunları söyledi: Ey insanlar! Allah’a tevekkül edin ve O’na güvenin. Çünkü O, başkalarına ihtiyaç bırakmaz.
“Çünkü O (Allah), onun önünden ve ardından koruyucular gönderir.” Yani onu kendisine bir şeytanın yaklaşmasına karşı kendisini koruyacak melekler gönderir. Bu yolla vahyi şeytanların çalmasından ve bunu kâhinlerin bildirmesine karşı korur.
ed-Dahhak dedi ki: Allah gönderdiği herbir peygamber ile birlikte mutlaka onu şeytanların melek suretine benzeyerek kendisine görünmesine karşı koruyacak melekler de göndermiştir. Şeytan, ona melek suretinde geldiği takdirde: Bu bir şeytandır, ondan korun, derler. Eğer melek ona gelecek olursa: Bu senin Rabbinin elçisidir, derler.
İbn Abbâs ve İbn Zeyd dedi ki:
“Koruyucular” âyeti, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ı önünden ve arkasından, cinlerden ve şeytanlardan koruyan koruyucular demektir.
Katade ve Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Bunlar meleklerden olan dört koruyucu melektir.
el-Ferrâ’ dedi ki: Maksat Cebrâîl’dir. O, Allah’tan bir risalet getirerek indiği vakit, onunla birlikte cinlerin vahyi dinleyip, kâhinlerine ulaştırıp, elçiden daha önce bunu kâhinlerine ulaştırmalarına karşı korunan melekler de onunla birlikte inerdi.
es-Süddî dedi ki:
“Koruyucular” vahyi koruyan koruyucular demektir. Allah tarafından gelen için: Bu Allah’tandır, derler. Şeytanın yaptığı telkinler için de: Bu şeytandandır, derlerdi,
“Koruyucular” lâfzı mef’ûl(-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. es-Sıhah’ta belirtildiğine göre bu, bekçiler gibi gözetleyip, koruyan topluluk hakkında kullanılır. Tekil, çoğul, müzekker ve müennes için aynı şekli kullanılır. Bazen; diye kullandıkları da olur. Bir şeyi gözetleyen” demektir. Onu gözetledi, gözetler, gözetlemek” denilir. Kollayıp, gözetlemek” Gözetleme yeri” demektir.