Bir topluluk bir adamı öldürecek olursa, onlardan hepsine kısas icra edilir. Eğer bu öldürme işini her birisi ayrı ayrı gerçekleştirmiş olurlarsa, kısas vacip olur. Bu, Malikî, Sevrî, Evzâî, Şâfiî, İshak, Ebû Sevr ve rey ashabının mezhebini oluşturmaktadır. Bunun yanında -iftira haddine kıyasla- sahabenin icması da vardır. Şayet kısas ortak olmaları sebebiyle düşmüş olsaydı, bu durumda o şahsın öldürülmesi için bir nevi yarış olurdu ki, bu da caydırma ve kınama hikmetini ortadan kaldırırdı.
İmam Ahmed’den gelen diğer görüşe göre ise bir kişiden dolayı tüm topluluk öldürülmez, sadece diyet vermek gerekir. Bunu ise (alimlerden) bir topluluk söylemiştir. Bir diğer topluluk ise bu durumda o topluluktan sadece bir kişi öldürülür, diğerlerinden ise paylarına göre diyetleri alınır, demiştir. Çünkü onlardan her biri bu noktada eşit seviyede bulunduklarından, yalnız adama içlerinden bir kimsenin bedel olmasıyla diyet gerçekleşmez. Tıpkı bir kimsenin ölümüne karşılık birden fazla diyet ödenmesinin vacip olmayacağı gibi kabul edilir.
(Ama) geçen açıklamalarla buna cevap verilmiştir. Diyete gelince, diyet kısım kısım icra edilirken, kısas ise kısım kısım icra edilmez.
Bir topluluk, ortak eylemde kısası gerektirecek bir yaralamada bulunursa, o vakit hepsine kısas gerekli olur. Bunu, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, İshak ve Ebû Sevr söylemiştir. Çünkü bu noktada Mutarrıf’ın, Şa‘bî’den rivayet ettiğine göre; iki adam bir kimsenin hırsızlık yaptığına şahitlik etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ali adamın elini kesti. Akabinde onlar hırsızlık yapan gerçek faili getirip: “Biz hata ettik.” dediler. Hz. Ali de ikisinin şahitliğini geçersiz kıldı ve birincisinin diyetini üzerlerine verdi. Hz. Ali: “Eğer (hataen değil de) kasden buna şahitlik etmiş olsaydınız ikinizin de elini keserdim.” dedi.
Yani kasıtlı olarak bir kimsenin elinin kesilmesine karşılık ikisinin de elinin kısas olarak kesileceğini haber vermiştir. Çünkü bu da kısasın iki türünden birisi olduğundan —cana can kısasında olduğu gibi— bir kimseye karşılık topluluktan da bu hak alınır.
Sevrî ve rey ashabı ise: Bir ele karşılık iki el kesilmez, demişlerdir. Bu, İmam Ahmed’in mezhebindeki kesin olan görüşü de oluşturmaktadır. Çünkü taraflarda eşitlik gözetilir ve buna delil, sakat olan parmağa karşılık sağlıklı olan parmağın kesilmemesidir.
el-Muvaffak der ki: Eşitliğe itibar edilmesine gelince, aynısı cana can konusunda da söz konusu olur. Zira biz, bu noktadaki eşitliği ileri sürerken kâfire karşılık bir Müslüman’ın ve köleye karşılık bir hürün kısas olarak öldürülmeyeceğini almış oluyoruz. Ama bizler, bir tarafı sakat olana karşılık her tarafı sağlıklı olanı alırken, kişinin bir tarafı derken bu, o canın kısas edilecek tarafı demek olmaz. Söz konusu olan bir tarafın eksikliği sadece tabi oluşu açısından gitmiş demektir. Bu nedenledir ki her ikisinin de diyeti birdir. Ancak sakat/çolak el ile sağlıklı elin birbiriyle kısas edilmesi böyle değildir; ikisinin de diyeti farklı farklıdır.
Durum böyle olunca, bir tarafa iştirak edenlere uygulanacak kısas ancak onlardan birisinin fiilinin, diğerinin fiiline temayüz edemeyecek şekliyle iştirak etmeleri durumunda vacip olur. Bu da ya uzvun kesilmesini gerektirecek şeye şahitlik etmeleriyle olur ki, o zaman bir tarafı kesilir ardından şahitlikten rücu ederler; yahut bir tarafını kesmesini birisine zorlarlar ki, o vakit hem zorlananın hem de zorlayanların hepsininkinin kesilmesi vacip olur. Veyahut da onlar bir kayayı adamın bir tarafının üzerine düşecek şekilde yuvarlarlar da bu şekilde onun bir tarafı kesip koparılmış olur; yahut da direk onun elini keserler; yahut da bir çırpıda gözünü oyuverirler.