Fazlalığı mübah sayacak bir manayla birisinin has kılınmaması neticesinde atiyye konusunda, kişinin evlatları arasında eşit davranması vaciptir. Eğer bir kısmını atiyyesiyle yahut aralarında söz konusu olan bir fazlalığa has kılacak olursa, o zaman günahkâr olur. O takdirde iki şekilde tesviyede bulunması kendisine vacip olur: Ya onlardan bazılarının üstünlüğünü reddeder veyahut da diğerlerinin payını tamamlar.
Nitekim Numan b. Beşir’den rivayet edildiği üzere, kendisi şöyle demiştir: Babam Beşir, (annemin zorlamasıyla) bana bir köle hibe etmişti. (Annem) Amre binti Revaha (babama): “Sen, bu hibeye Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’i şahit yapmadıkça inanmam, razı olmam.” dedi. Bunun üzerine Beşir, Allah’ın Resulüne geldi ve: “Ey Allah’ın elçisi! Ben, Amre binti Revaha’dan doğan oğluma bir köle hediye verdim. Fakat Amre, bana bu hibeye Seni şahit tutmamı emretti.” dedi.
Allah’ın Resulü: “Sen, Numan’a verdiğin hediyen gibi öbür çocuklarına da hibe verdin mi?” diye sordu. Beşir: “Hayır (vermedim).” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Beşir’e: “Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında adaleti gözetin.” buyurdu.
Numan şöyle dedi: “Artık babam, Hz. Peygamber’in yanından dönüp geldi ve bana verdiği hediyesini geri aldı.” Bir lafız ise: “Onu geri çevirdi.” şeklindedir. Bir lafız da şöyle gelmiştir: “Zulüm üzere beni şahit tutma…” Buhârî ve Müslim, bu hadis hakkında ittifak etmiştir. Müslim rivayetinde ise “Onu geri verdi.” şeklinde gelmiştir. Yine Müslim rivayetinde: “Bu, doğru olmaz, ben ancak hak (doğruluk) üzere şahitlik ederim.” geçmektedir. Ve yine: “Buna benden başkasını şahit tut.” ifadesi bulunmaktadır.
İşte bu ifadeler (yani eşit davranmamak) haram olduğunu göstermektedir; çünkü “zulüm/haksızlık” şeklinde isimlendirmiştir. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu hibeyi geri vermesini emretmiş ve haksızlık üzere şahit olmaktan bizzat imtina etmiştir. Haksızlık yapmak haramdır ve emir de vücubiyet bildirmektedir. Nitekim bazılarını üstün görmek, aralarında düşmanlık, kin ve akrabalık bağlarını koparmayı tetikler; dolayısıyla bundan men edilmiştir. Tıpkı bir kadının, halası yahut teyzesinin üzerine evlendirilmesi gibi sayılır.
İmam Mâlik, Leys, Sevrî, İmam Şâfiî ve rey ashabı ise bunun câiz olduğunu söylemişlerdir. Zira “Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), diğer çocuklarına olmaksızın (sadece) Hz. Âişe’ye yirmi vesk hurma hibe etmiştir.” İmam Şâfiî ise Allah’ın Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem)’in: “Buna benden başkasını şahit tut.” buyruğunu gerekçe göstermiş ve bu emrinin bu noktada pekiştirme anlamında olduğunu, yoksa geri verme anlamında olmadığını öne sürmüştür.
Şöyle cevap verilmiştir: Hz. Ebû Bekir’in bu sözü, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kavline çelişki oluşturmamaktadır. Bunun yanında burada onun sözüyle delil de gösterilemez. Muhtemeldir ki Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Âişe’ye bu hurmayı vermiş olması, onun bir ihtiyacına matuftur yahut çalışıp kazanmaktan aciz olduğu ve bu noktada ona sebep olmak içindir. Bunun yanında Hz. Âişe’nin, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile evli olması hasebiyle bu bakımdan ve daha başka yönlerden bir üstünlüğe sahip olmasıydı.
Yine muhtemeldir ki Hz. Ebû Bekir, ona hurma hibe ettiği gibi diğer çocuklarına da hurma hibe etmiş olabilir yahut da Âişe’ye vermiş sonra diğerlerine de vermek istemişti de öncesinde ölüm kendisini yakalamış olabilir. İşte hadisin de tüm bu izahlara yorumlanması imkân dâhilindedir. Zira konunun tartışma mahalli gibi alanlara çekilmesi yasaktır, en azından mekruhtur. Şüphesiz Hz. Ebû Bekir’in bu durumu hakkında doğrusu, onu mekruhlardan kaçındırmak, uzak tutmaktır.
Buna ek olarak Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in: “Buna benden başkasını şahit tut.” buyruğu emir sayılmaz; çünkü emrin en hafifi, müstehap yahut mendup olmasıdır. Bunun mekruh olacağı noktasında ise bir ihtilaf yoktur. Peki, zulüm diye isimlendirdiği hâlde, o hibeyi geri vermeyi de emir buyurmasının yanında, pekiştirme şekliyle ona emretmesi nasıl câiz olsun?
Dolayısıyla bu hadisin bu şekilde yorumlanıp hamledilmesi, Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisinin çelişki ve zıtlık üzere yorumlanması anlamına gelebilir. Şayet Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hadiseye, kendisinden başkasını şahit tutmasını emretmiş olsaydı, bu durumda (hadisteki sahabe olan) Beşir, Allah Resûlü’nün bu emrine uyar ve hibeyi de geri vermezdi. Öyleyse bu, sadece onu bu noktada uyarmak amacıyla söylenmiş bir tehdittir. Bu da tamamlanması bağlamında o yasağın ifade ettiği manayı ortaya koymaktadır. Allah en iyisini bilir.
Tahsis olduğunu ortaya koyacak bir anlam üzere, onlardan kimisine bu hibeyi özellikle verecek olursa, mesela kişinin muhtaç durumda, yaşını başını almış (ihtiyar) yahut kör bir kimse olması, kalabalık aileye sahip olması yahut ilim vb. gibi faziletli işlerle meşgul olması veyahut fıskı, bidati yahut da Allah’a isyan edilen işlerden kazanç veya harcamalarda bulunması hasebiyle bazı çocuklarına hediyeyi veriyor olması gibi durumlar baş gösterecek olursa, İmam Ahmed’den bunun câiz olacağına delalet eden görüşü nakledilmiştir.
Bunun yanında hadiste zikri geçen lafzın zahirinden, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Beşir’e hediyesi noktasında tafsilata girmemesi dolayısıyla, her hâlükârda fazladan vermesi yahut tahsis etmesinin yasak olduğu anlamının çıkması da muhtemeldir.
el-Muvaffak şöyle der: Hz. Ebû Bekir hadisinden dolayı birinci görüş –inşallah– daha evlâ sayılmaktadır. Zira onlardan bazıları, atiyye (hediye)yi gerektirecek anlamda buna has olmuşlardır. Bu sebeple de söz konusu atiyyeye hak sahibi olmuşlardır, tıpkı buna akrabalık/yakınlık açısından has oldukları gibi. Beşir hadisine gelince, bu ise genellik olmayan bir aynî mesele hakkında mevzubahistir. Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tafsilatlı olarak bu konuyu açıklamaması ise hâlihazırdaki durumu bilmesinden dolayıdır.
Tesviye (eşit dağıtım) yapmanın mübahlığı ve fazladan vermenin de mekruh oluşu hakkında ilim ehli arasında bir ihtilaf bulunmamaktadır. Müstehap olan tesviye, alacaklılar arasında Yüce Allah’ın mirastaki taksimine göre, yani erkeğe kadının payının iki mislini vermesidir. Bunu, İshak ve Muhammed b. el-Hasen demiştir. Çünkü Allah Teâlâ onların arasını taksim etmiş ve erkeğe de kadının payının iki mislini kılmıştır ki Yüce Allah’ın taksimatta belirlediği hükme uymak daha evlâdır.
Bunun yanında hayatta iken atiyye vermek, atiyyenin iki parçasından birisini oluşturmaktadır; bu nedenle –ölüm hâlinde olduğu gibi– erkeğe kadının payının iki mislini vermesi gerekmektedir. Zira erkek kadına göre daha ziyadesiyle ihtiyaç sahibidir.
Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî ise şöyle demişlerdir: Kadına da erkeğe verilen payın ölçüsü verilir; çünkü Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem), Beşir’e: “Onların arasında eşit dağıt.” buyurmuştur. Bunu ise Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in: “İyilik hususunda onların sana eşit davranmaları hoşuna gitmez mi?” buyruğu sebeplendirmiş ve buna dair illeti ortaya koymuştur.
Kız çocuğu, iyilik noktasında erkek gibi hak sahibi olduğu gibi, atiyye ve hibe konusunda da hak sahibidir. Nitekim İbn Abbas’tan nakledildiğine göre Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınız arasında hediye verirken eşit davranınız. Eğer ben birisine fazladan verecek olsaydım, kadınlara fazladan verirdim.”
Beşir hadisi hakkında, bunun aynî bir konu hakkında ve geneli bağlamayan bir durumun hikâyesi sadedinde olduğu şeklinde cevap verilmiştir. Bu konudaki hüküm ise sadece misli olan hususlarda sabit olmaktadır; zira (hadiste geçen) çocukların hâlini bilemiyoruz, yani aralarında kız çocuğu var mıydı, yok muydu bilmiyoruz. Şüphesiz biz, Yüce Allah’ın kitabında buyurduğu taksimat üzere eşitlemeyi ortaya koyuyoruz.
Muhtemeldir ki bu hediye verişin aslı noktasında bir tesviyeyi kastetmiş olabilir, yoksa sıfatı hakkında bu gerçekleşmiş değildir. Zira taksim etmek demek, her yönüyle eşitlemeyi ifade etmez. Nitekim diğer hadis de böyledir.
Annenin, çocuklar arasında fazla olan paydan men edilmesi, babanın durumu gibidir. Çünkü anne, ebeveynden birisini oluşturmaktadır. Bir de babanın bazı çocuklarını tahsis edip seçmesi neticesinde ortaya çıkan haset ve düşmanlığın aynısı, annenin bazı çocuklarını seçmesi neticesinde de ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla baba hakkındaki hükmünün aynısı onda da sabit olur.