Musa kavmine öfkeli ve üzgün halde dönünce dedi ki: “Benden sonra ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini mi çabuklaştırdınız?” Levhaları attı, kardeşinin başını tutup kendine çekti. Harun dedi ki: “Ey anamın oğlu! Bu topluluk beni zayıf bıraktı ve beni öldüreceklerdi. Beni düşmanlara güldürme ve beni zalimlerle bir tutma.”
Diyanet Vakfı
Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: «Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harunun) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): «Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!» dedi.
Kurtubi Tefsiri
Mûsa kavmine öfkeli ve kederli dönünce dedi ki: “Siz bana halef olduktan sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrinin çabucak gelmesini istediniz ha!” Derken Levhaları bırakıverdi, kardeşinin başından yakalayıp onu kendine doğru çekmeye başladı. Dedi ki: “Ey anamın oğlu, bu kavim beni gerçekten zayıf buldular. Neredeyse beni öldüreceklerdi bile. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma. Ve beni o zâlimler güruhu ile bir tutma.”
Yüce Allah’ın:
“Mûsa kavmine öfkeli ve kederli dönünce…” âyetindeki; “Öfkeli” kelimesi, munsarıl değildir. Çünkü bunun müennesi; …diye gelir. Diğer taraftan bundaki “elif” ile “nun,” Kırmızı lâfzında yer alan ve müenneslik bildiren elif ile hemze yerine geçmektedir. Bu kelime hal olarak nasbedilmiştir.
“Kederli” ise, gazabın ileri derecesi demektir. Ebû’d-Derdâ der ki: Esef (keder), gazabın ötesinde ve ondan daha ağır bir durumdur. Esef duyan kişiye denilir. aynı zamanda oldukça kederli demektir.
İbn Abbâs ile es-Süddî der ki: Mûsa, kavminin yaptığından ölürü oldukça üzülmüş halde döndü. Taberî der ki: Yüce Allah ona, İsrailoğullarının yanına dönmeden önce buzağı sebebiyle fitneye düşürüldüklerini haber verdi. İşte kızgın dönüşünün sebebi budur.
İbnü’l-Arabî der ki: Mûsa (aleyhisselâm) insanlar arasında en çok kızan kişi idi. Bununla birlikte oldukça çabuk sakinleşir ve kızgınlığı geçerdi. Böylelikle bu hali diğerini telâfi ediyordu.
İbnü’l-Kasım der ki: Ben, Mâlik’i şöyle derken dinledim: Mûsa (aleyhisselâm) kızdığı vakit, başlığından duman çıkar, bedenindeki tüyleri cübbesini yükseltirdi. Buna sebep İse, kızgınlığın kalpte alevlenen bir kor ateş oluşundan dolayıdır. İşte bundan dolayı Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kızan kimseye yatmasını emretmiştir. Yine kızgınlığı geçmeyecek olursa yıkanmasını istemiştir. Bu kızgınlığını onun yatması dindirir, yıkanması da söndürür. Hazret-i Mûsa’nın çabuk kızması, ölüm meleğine tokal vurup gözünü çıkarmasına sebep teşkil etmişti. Hadis için Bk.: Buhârî, Cenâiz 69; Müslim, Fedail 157-153; Nesâî, Cenâiz 121: Müsned, II, 269, 315. el-Mâide Sûresi’nde (5/26. âyetin tefsirinde) bu hususta ilim adamlarının görüşleri de geçmiş bulunmaktadır.
et-Tirmizî el-Hakîm de der ki: Hazret-i Mûsa’nın böyle bir davranışı uygun görmesi, kendisinin Kelîmullah oluşundan dolayıdır. O, âdeta kendisine karşı cüretkârca davranan yahut da onu rahatsız edecek bir şekilde kendisine el uzatan kimsenin bu davranışı ile çok büyük bir şekilde haddini aştığını kabul ediyordu. Nitekim, Hazret-i Mûsa’nın ölüm meleğine Ruhumu nereden alacaksın dediğini görmekteyiz. Ağızımdan mı, ben onunla Rabbimle münacaat ettim. Yoksa kulağımdan mı, halbuki ben kulağımla Rabbimin kelamını işittim. Yahut elimden mi, halbuki ben elimle Levhaları tuttum. Yoksa ayaklarımdan mı, ben ayaklarımın üzerinde O’nun huzurunda dikilip Tûr’da O’nunla konuştum. Yahut gözlerimden mi, yüzüm O’nun nurundan ötürü aydınlanmış bulunuyor. Bunun üzerine ölüm meleği Hazret-i Mûsa’ya çaresiz ve cevap veremeyecek bir halde geri dönmüştü.
Ebû Dâvûd’un Sünen’inde de Ebû Zer’den şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize şöyle dedi: “Sizden herhangi bir kimse kızdı mı, eğer ayakta ise, otursun. Şayet kızgınlığı geçerse (mesele yok). Yoksa yatsın”‘ Ebû Dâvûd, Edeb 3.
Yine Ebû Dâvûd, Ebû Vâil el-Kaas’dan şöyle dediğini nakletmektedir: Urve b. Muhammed es-Sa’di’nin yanına girdik. Bir adam onunla konuştu ve onu kızdırdı. Kalktı, sonra da abdest alıp geri döndü ve şöyle dedi: Babam bana dedem Atiyye’den naklen şöyle dediğini anlattı: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şüphesiz kızgınlık şeytandandır. Ve şüphesiz şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söndürülür. Sizden herhangi bir kimse kızdı mı abdest alsın.” Ebû Dâvûd, Edeb i: Müsned, IV, 226.
Yüce Allah’ın:
“Siz bana halef olduktan sonra arkamdan ne kötü İşler yapmışsınız” âyeti, Hazret-i Mûsa’nın, kavmini bu sözlerle yerdiğini ifade etmektedir. Yani siz benden sonra çok kötü bir iş yaptınız.
Ona halel’ oldu” tabiri, hem hoşuna gitmeyecek şekilde halef olmasını anlatmak hem de hayırlı bir şekilde ona halef olduğunu anlatmak için kullanılır. İşte bu sebep dolayısıyla; “Ayrılışından sonra ailesi ve kavmi arasında hayır veya şer (iyi veya kötü) bir şekilde ona halef oldu, denilir.
“Rabbinizin emrinin çabuk gelmesini İstediniz ha!” Yani, siz Rabbinizin emri gelmeden önce birşeyler yaptınız ha!
Acele (çabukluk) bir şeyi vaktinden önce yapmak demektir. Bu, yerilen bir huydur. Sür’at ise, bir işi ilk vaktinde yapmaktır. Bu da övülen bir iştir. Yakub der ki: tabiri, bir şeyi vaktinden önce yapmak hakkında kullanılır. ise, kişinin acele etmesini istedim; yani, onu acele davranmaya ittim, anlamına gelir.
“Rabbinizin emri” ise, Rabbinizin tayin ettiği vakti demektir. Yani, O’nun tayin ettiği kırk günlük süreden önce mi hareket ettiniz? anlamına gelir. Bunun: Rabbinizin gazabının çabucak gelmesini mi istediniz? anlamına geldiği söylendiği gibi; Siz, Rabbinizden herhangi bir emir size gelmeden önce buzağıya ibadette acele mi ettiniz? anlamına geldiği de söylenmiştir.
“Derken Levhaları bırakıverdi” âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1. Hazret-i Mûsa’nın Levhaları Bırakması:
“Derkan Levhaları bırakıverdi.” Yani o, kavminin buzağıya tapmakta olduklarını, kardeşinin de bu hususta onlara karşı İhmalkâr davrandığını görünce, kızgınlık ve kederinden Levhaları bıraktı, demektir. Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr yapmıştır. İşte bundan dolayı “haber almak görmek gibi değildir” denilmiştir. (Bununla Hazret-i Mûsa’ya, kavminin buzağıya tapma fitnesine düştüğünün önceden haber verildiği halde kızmamış olduğuna işaret etmek istemektedir).
Katade’den gelen -eğer sahih ise ki, sahih de değildir- Hazret-i Mûsa’nın levhaları bırakması, Levhalarda ümmetine verilmemiş üstün bir faziletin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetine verildiğini görmesinden ötürü idi, şeklindeki rivâyete iltifat edilmez. Çünkü bu Mûsa (aleyhisselâm)’a izafe edilmemesi gereken oldukça bayağı bir görüştür, İbn Abbâs (radıyallahü anh)’dan ise, Levhaların kırılmış olduklarına ve Levhalardan herşeye dair açıklamaların kaldırılıp geriye hidayet ve rahmetin kalmış olduğuna dair açıklaması önceden geçmişti.
2. Hazret-i Mûsa’nın Levhaları Bırakması, Semâ’ Ve Vecde Delil Gösterilmez:
Mutasallallahü aleyhi ve sellemvıf cahillerden kimisi bunu, sufilerin sema ve şarkılardan dolayı ileri derecede neşelendikleri vakit elbiselerini atmalarının câiz olduğuna delil göstermişlerdir. Diğer taraftan onlardan kimisi akit başındayken de elbiselerini alıvermektedir. Kimisi ise, önce elbiselerini parçalamakta sonra atmaktadır. Bu davranışlarının câiz oluşuna Hazret-i Mûsa’nın Levhaları bırakmasını delil gösteren bu kimseler derler ki: Bunlar gaybet halindedir. (Vecd içerisinde olup, akıllarım kaybetmişlerdir.) O bakımdan kınanmazlar. Çünkü Mûsa da kavminin buzağıya tapmasından dolayı kederin etkisi altına girince Levhaları attı ve kırdı. Halbuki yaptığını da bilemiyordu.
Ebû’l-Ferec el-Cevzî der ki: Peki Hazret-i Mûsa’nın Levhaları bunları kırmak amacıyla attığı görüşünü kim doğru kabul eder? Kur’ân-ı Kerîm’de onun Levhaları bıraktığından söz edilmektedir. Bu Levhaların kırıldığını nerden biliyoruz? Kırıldı, diyelim. Peki, Hazret-i Mûsa’nın Levhaları kırmak maksadıyla onları bıraktığını nerden biliyoruz? Onun bu maksatla bıraktığını kabul edecek olsak dahi, Hazret-i Mûsa bu durumda gaybet halindeydi deriz. O kadar ki, önünde bir ateş denizi dahi bulunsaydı, ona bile dalardı. Ya bu gibi kimselerin şarkı ve semâ’ı başkalarından ayırt edebildikleri haldeyken ve eğer önlerinde bir kuyu olsa ondan kendilerini koruyabilecek durumda iken, gaybet halinde olduklarını kim doğru kabul edebilir? Hem peygamberlerin halleri bu gibi beyinsizlerin hallerine nasıl kıyas edilir?
İbn Akit’e, bu gibi kimselerin vecde kapılıp elbiselerini parçalamalarının hükmü hakkında sorulmuş, şu cevabı vermiştir: Bu bir günahtır ve haramdır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da malların zayi edilmesini yasaklamıştır. Birisi ona: O’nlar yaptıklarına akıl erdiremeyecek haldedirler deyince, şu cevabı verdi: Eğer onlar sema’ın zevkinin etkisine girip bunun sonucunda akıllarının zail olacağını bile bile bu gibi yerlerde bulunacak olurlarsa, elbiselerini yırtmak ve buna benzer yaptıkları fesatlara kendilerini itmiş olduklarından ötürü günahkâr olurlar ve bu halleri dolayısıyla da şeriatın hitabı onlardan kalkmaz. Çünkü onlar, bu gibi yerlere gelmeden önce kendilerini bu hallere götürebilecek yerlerden uzak durmakla muhalab olunmuşlardır. Tıpkı sarhoşluk veren şeyi içmeleri kendilerine yasak kılındığı gibi. İşle tasallallahü aleyhi ve sellemvuf ehlinin -eğer doğru söylüyorlarsa- vecd ismini verdikleri bu neşve hali, tabiatların sarhoş olması halidir. Eğer bu halde olduklarını yalan yere iddia ediyorlarsa, ayık olmakla birlikte mallarını ifsad etmiş olurlar. Her iki durumda da günahtan kurtulamıyorlar. Şüphe bulunan yerlerden uzak durmak ise vacibtir.
“Kardeşinin başından yakalayıp onu kendine doğru çekmeye başladı.”
Yani, onu sakalından ve perçeminden tutup kendisine doğru çekmeye başladı. Hazret-i Harun, Hazret-i Mûsa’dan -Allah’ın salat ve selamı ikisine de olsun- üç yaş daha büyüktü. İsrail oğulları da Hazret-i Harun’u Hazret-i Mûsa’dan daha çok severlerdi. Çünkü o, kızması dahi yumuşak bir kimse idi.
Hazret-i Mûsa’nın kardeşinin başından yakalayıp kendisine doğru çekmesi ile ilgili olarak ilim adamlarının dört te’vili vardır:
1- Böyle bir davranış onlar arasında örf haline gelmişti. Nitekim Araplar, kardeşlerine ve arkadaşlarına İkram ve ta’zim olmak üzere biri diğerinin sakalını tutardı. Bu bakımdan bu davranış zelil düşürmek kastıyla olmamıştır.
2- Hazret-i Mûsa’nın Hazret-i Harun’u bu şekilde yakalayıp çekmesi, ona Levhaların üzerlerine indirilmiş olduğunu gizlice bildirmek içindi. Çünkü Levhalar Hazret-i Mûsa’ya bu münacaatı sırasında nâzil olmuş, o da Tevrat’tan önce bu Levhaları İsrailoğullarından gizlemek istemişti. Harun (aleyhisselâm) da kendisine: Beni başımdan da yakalama, sakalımdan da tutma, diyerek bu şekilde küçük düşürülmüş olduğu izlenimini İsrailoğullarına verip Hazret-i Mûsa’nın kendisine gizlice birşey söylemiş olduğu şüphesini uyandırmak istememişti.
3- Hazret-i Mûsa’nın kardeşine bunu yapması, Hazret-i Harun’un da buzağı hakkında yaptıkları şeylerde İsrailoğulları ile birlikte bir meyil taşıdığı düşüncesine sahip olmasından ötürü idi.
4- Hazret-i Mûsa, kardeşini durumunun ne olduğunu bilmek için böyle çekmişti. Hazret-i Harun ise, İsrailoğulları Hazret-i Mûsa kendisini küçük düşürdüğünü düşünmelerini istememişti. Böylelikle kardeşine buzağıya tapanların kendisini zayıf gördüklerini ve az kalsın onu öldüreceklerini açıkladı. Hazret-i Mûsa kardeşinin mazeretini işitince şöyle dedi: Rabbim, bana ve kardeşime mağfiret buyur. Yani, benim Levhaları bırakmama sebep olan kızgınlığımı bağışla, kardeşimi de bağışla. Çünkü o, Hazret-i Harun’un herhangi bir kusuru olmamakla birlikte, onların yaptıklarına gerekli tepkiyi göstermediğinden kusurlu davrandığını sanmıştı. Yani, eğer kardeşimin kusuru varsa ona da mağfiret buyur, onu da bağışla, demek istemiştir.
el-Hasen der ki: Harun müstesna hepsi de buzağıya tapınmışlardı. Zira orada Mûsa ile Harun (ikisine de selam olsun) dışında mü’min bir kimse olsaydı, Hazret-i Mûsa Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla! demekle yetinmez, onların dışındaki diğer mü’minlere de dua ederdi.
Şöyle de açıklanmıştır: O, kardeşine yaptığından ötürü kendisi için mağfiret dilemişti. Zira, Hazret-i Mûsa kardeşine bu işi kızdığından dolayı yapmıştı. Kızmasının sebebi ise, kardeşinin kendisine gelip ona meydana gelen olayları anlatmaması idi. Çünkü Hazret-i Mûsa o takdirde geri dönüp yaptıklarını düzeltme yoluna gidecekti. Bundan dolayı Hazret-i Mûsa şöyle demişti:
“Onları sapıklıkta gördüğünde bana uymaktan (yahut arkamdan gelmekten) seni ne alıkoydu” (Tâ-Hâ, 20/92-93) demişti.
Hazret-i Harun da öldürülmekten korktuğu için kaldığını açıklamıştı. Böylelikle âyet-i kerîme münkeri değiştirmeye kalkışmak halinde öldürüleceğinden korkan kimsenin susabileceğine delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar da daha önce Âl-i İmrân Sûresi’nde (3/21-22. âyetlerin, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
İbnü’l-Arabî der ki: Bu âyet-i kerimede -bazı kimselerin yanlış iddiaları gibi- kızgınlığın ahkâmı değiştirmeyeceğine delil vardır. Mûsa (aleyhisselâm)’ın kızgınlığı, fiillerinde herhangi bir değişiklik yapmamıştır. Aksine onun fîilleri normal mecrasında akıp gitmiş, Levhaları bırakmış, kardeşine sitem etmiş, bir meleğe tokat vurmuştur.., el-Mehdevî der ki: Çünkü Hazret-i Mûsa’nın gazabı Allah içindi. İsrailoğullarına ses çıkarmayışı ise, birbirleriyle Savaşmalarından, parçalanıp dağılmalarından korkması idi.
“Dedi ki: Ey anamın oğlu.” Hazret-i Harun, Hazret-i Mûsa’nın anne baba bir kardeşi idi. Ancak, bu ifade yumuşatıcı ve kendisine şefkat etmesini sağlayıcı bir tabirdir. ez-Zeccâc der ki: Hazret-i Harun’un, Hazret-i Mûsa’nın anne bir kardeşi olduğu söylenmiştir. Âyet-i kerimedeki; Anam” kelimesi, hem “mim” harfi üstün olarak, hem de esreli olarak okunmuştur. Bunu üstün okuyan; “Anamın oğlu” kelimesini; “Onbeş” gibi tek bir isim olarak kabul etmiştir. Bu da: “Ey onbeş kişi geliniz” demek gibidir. “Mim” harfini esreli olarak okuyan kimse ise önce bu ismi mütekeltim zamirine muzaf yapmış, ondan sonra da izafet ya’sını hazfetmiş olur. Çünkü, nidanın hazf üzere mebni olduğu kabul edilmiştir. “Mim” harfinin esresinin kalması ise orada hazfedilmiş izafete delil teşkil etmesi içindir. Yüce Allah’ın:
“Ey kullarım” (ez-Zumer, 39/10) âyeti gibidir. Nitekim bunun böyle olduğuna İbn es-Semeyka’nın; “Ey anamın oğlu” şeklinde aslına uygun olarak “ye” harfini tesbit ile okuyuşu delil teşkil etmektedir.
el-Kisâî, el-Ferrâ’ ve Ebû Ubeyd derler ki: “Mim” harfinin üstün olarak okunuşunun takdiri: “Ey anamın oğlu” şeklindedir. Basralılar ise bu yanlış bir görüştür, derler. Çünkü, “elif aslında hafif bir harftir, hazfedilmez. Fakat burada Hazret-i Mûsa, her iki ismi tek bir isim kılmıştır.
el-Ahfeş ile Ebû Hatim ise; “h Ey anamın oğlu” şeklinde esreli okuyuş; “Ey kölemin oğlu gel,” demeye benzer ki, bu şaz bir söyleyiştir, böyle bir okuyuş ise uzak bir ihtimaldir. Ancak, bu şekildeki okuyuş, izafeti sana (yani, mütekellimin kendisine) yapılan hallerde uygundur. Sana İzafe olunan şeye izafeye gelince; yufte Ey kölemin oğlu ve ey kardeşimin oğlu” denmesi uygundur. Arapların; “Ey anamın oğlu, ey amcamın oğlu,” şeklindeki ifadeyi câiz görmeleri ise, çokça kuşanılmasından ötürüdür.
ez-Zeccâc ile en-Nehhâs derler ki: Ancak bu kullanımın güzel ve uygun bir açıklaması vardır. Anne ile birlikte oğul ve amca ile birlikte oğul tabirinin kullanılması tek bir isim kabul edilir ve bir kimsenin; “Ey onbeş kişi geliniz,” demesi gibidir. Burada; “Ey oğul, ey köle,” kelimesinden “ya” harfi hazfedildiği gibi hazfedilmiştir.
“Bu kavim beni gerçekten zayıf buldular.” Beni güçsüz kabul ettiler ve beni zayıf” saydılar. “Neredeyse” azkalsın “beni öldüreceklerdi bile.”
Buradaki; Beni öldüreceklerdi” kelimesi, geniş zaman (muzari) fiil olduğundan dolayı iki “nun” iledir. Kur’ân’ın dışındaki söz ve konuşmalarda bu iki “nun”un idğam edilmesi caizdir.
“Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma” yani, bu sebeple onları sevindirme. ; gerek din, gerekse dünya hususlarında kardeşine isabet eden musibetler dolayısıyla sevinmeyi ifade eder. Bu haramdır ve yasak kılınmıştır. Hadîs-i şerîfte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın şöyle buyurduğu zikredilmektedir: “Sen, kardeşinin musibetine sevindiğini açığa vurma. O takdirde Allah ona afiyet verir ve seni de belâlara duçar kılar.” Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyame 54.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da başına düşmanlarım sevindirecek iş gelmesinden dolayı Allah’a sığınır ve şöyle dua ederdi:
“Allah’ım ben Senden kazanın kötüsünden, bedbahtlık veren şeylerin bana gelip yetişmesinden ve başıma gelen musibetlerden dolayı da düşmanlarımın sevinmesinden Sana sığınırım.” Bu hadisi Buhârî ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Kader 13; Müslim, Zikr 53; Nesâî, İstiâze 34, :15; Müsned, II, 246. Şair de şöyle demiştir:
“Zaman bazı kimseler aleyhine musibetlerini çekecek olsa,
Diğer başkalarının çevresine çöker.
Bizim musibetlerimize sevinenlere de ki: Ayılın
Musibetinize sevinenler de bizim karşılaştığımızın benzeriyle karşılaşacaklardır.”
-Bu kelimeyi- Mücahid ile Mâlik, şeklinde “te” harfini nasb ile ve “mim”i de üstün olarak okumuşlar ve “Düşmanlar” kelimesini ise meriu’ olarak okumuşlardır. Yani: Sen bana kendisi sebebiyle düşmanlarımın sevineceği bir iş yapma. Yani, senin bana yapacağın bir iş dolayısıyla onlar sevinmesinler.
Yine Mücahid’den; şeklinde “te” ve “mim” harfleri üstün ile; “Düşmanlar” kelimesini de nasb ile okumuştur. İbn Cinnî der ki: Yani, Rabbim, Sen düşmanları bana sevindirme, anlamına gelir. Bunun câiz oluşu, yüce Allah’ın:
“Allah onlarla alay eder” (el-Bakara, 2/15) âyeti ve benzerlerinin de uygun oluşundan dolayıdır. Sonra da asıl maksada dönerek “düşmanlar” anlamındaki kelimeyi kendisiyle nasbettiği bir fiili takdir etmiştir. Âdeta: Başkalarını yani düşmanları bana gelecek musibetlerle sevindirme, demiş gibidir.
Ebû Ubeyd der ki: Ben Humeyd’den; şeklinde “mim” harfini esreli olarak okuduğunu naklediyorum. en-Nehhâs der ki: Ancak bu okuyuşun açıklanabilir bir tarafı yoktur. Çünkü eğer bu fiil; den geliyor ise, ( ölü ) demesi gerekirdi. Eğer den geliyor ise, bu sefer -“te” harfi ötreli “mim” harfi de esreli olmak üzere-; demesi gerekirdi.
Hazret-i Harun’un:
“Ve beni o zâlimler güruhu ile bir tutma” ifadesine gelince, Mücahid der ki: Yani sen beni buzağıya tapanlarla bir kabul etme, demektir.