Borçlulardan bir kısım vardır ki zengin oldukları halde kendisine zekattan verilir, bunlar toplumun menfaati için borçlanan kimselerdir. İki aile veya iki köy halkı arasında kan veya mal davalarından dolayı çatışma çıktığında, fitne alevini söndürmek için, tarafları razı edecek malı vermeyi taahhüt edip, (hiçbir karşılık beklemeyen kimse) bu sebeple borçlanırsa, bu borçluya zekat verilir. Bu kimseye “arabulucu” denilir. Nitekim Araplar da bunu bilmekteydiler. Şeriat bu durumda olan kimsenin zekattan isteyebileceğini mübah görür ve kendisine bu zekattan pay da verir.
Bu minvalde Kab’îsa b. el-Muhârik’tan nakledildiğine göre, o şöyle demiştir: “Bir sebeple arabulucu olarak borçlandım ve Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelip, zekat payından talepte bulundum. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Kal, bize zekat gelince emredelim sana ondan verilsin.’ buyurdu ve ardından şöyle devam etti: ‘Dilenmek ancak şu üç kimse için helal olur: Bir kimse kavminden birinin diyetini üstlenirse onu ödemek için dilenebilir. Ödedikten sonra artık dilenmesi helal olmaz. Malı kendisine yetmeyen, musibete uğrayan kişi de normal olarak yaşayacak kadar veya ihtiyacını karşılayıncaya kadar yardım isteyebilir. Fakir olan birisi, kabilesinden üç akıllı kişi “Bu kimse fakirdir.” derlerse, normal olarak –ravi dedi ki ya da düzgün olarak– yaşayacak veya ihtiyacını karşılayacak kadar yardım isteyebilir. Ey Kab’îsa! Bu üç durum dışında dilenmek haramdır, bu durumda haram yemiş olur.’”
Bu borç ile kişinin ihtiyacı için borçlandığı kendi borcu arasındaki fark şudur: Bu borçlu, insanlar arasında baş göstermiş olan fitne ateşini söndürmek için, bizim menfaatimize borç almıştır, bu durumda zengin dahi olsa zekattan alması caiz olur; tıpkı savaşçılar, müellefe-i kulûb ve zekat memuru gibi kabul edilir. Ama kendi ihtiyaçları için borçlanmış kimsenin bu ihtiyacında bizzat o kişinin kendi acizliği ve muhtaçlığına itibar edildiğinden, bu durumda o borçlu, fakir, miskin, antlaşmalı köle ve yolcu hükmünde addedilir.