"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Müslüman Alimlerin Dogmatik Görüşü – Ezidilik

Yezidilerin kendi efsaneleri bu topluluğun Âdem’den, Yezid b. Muâviye’den veya kuzeyden gelen bir topluluktan türediğini ileri sürerken; Doğu Hristiyan geleneği onları Hristiyan kökenli sayarken; Batılı şarkiyatçıların bir kısmı mezhebin Yezid b. Muâviye tarafından kurulduğunu, bir kısmı ise İran kökenli olduğunu savunurken, Müslüman kelâmcılar ise onların mürted, yani İslam’dan dönen kimseler olduklarını ileri sürmektedir.

Bu terimin anlamını açıklayabilmek için, İslam kelâmında kâfir sayılan kimseler için kullanılan bazı kavramlara değinmek gerekir. Kâfir, gerçeği örten veya inkâr eden kimsedir. Müşrik, Allah’a ortak koşandır. Mülhid, haktan sapandır. Zendık, ikicilik (düalizm) inancını benimseyendir. Münafık, gizlice Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edendir. Dehrî, ateisttir. Vesenî, putperesttir. Son olarak mürted, İslam’ı kabul ettikten sonra ondan dönen kişidir. Yezidiler de bir zamanlar İslam’ı kabul edip daha sonra ondan ayrılanlar sınıfına konulmaktadır.

Eserlerine ulaşabildiğim yazarlardan biri bu topluluğu açıkça mürted olarak nitelendirmektedir. Bu kişi Musullu Emin el-Ömerî’dir. Şeyh Adî’yi övdükten sonra şöyle demektedir:

“Allah onu (yani Şeyh Adî’yi) bir musibetle imtihan etti; bu da, kendilerinin Yezid’in soyundan geldiklerini iddia ettikleri için Yezidiler diye anılan mürtedlerin ortaya çıkmasıdır.”

Yezidilerden söz eden bir diğer Müslüman âlim ise Musullu Yasin el-Hatîb el-Ömerî’dir. O da Şeyh Adî’yi övdükten sonra şöyle der:

“İlahi hukuku çok iyi biliyordu. Allah onu, Şeyh Adî’nin tanrı olduğunu iddia eden ve kabrini hac yeri hâline getiren Yezidileri ortaya çıkarmak suretiyle imtihan etti.”

Bu yazarlar, mezhebin adını tarihî bir şahıstan aldığını göstermeleri bakımından konuya bir ölçüde ışık tutmaktadırlar. Ancak bu kişinin kim olduğu konusunda hiçbir açıklama yapmazlar. Çünkü Arap tarihçileri Yezid adını taşıyan birçok önemli şahıstan söz etmektedir.

Mezhebin kurucusunun kim olduğu konusundaki bu belirsizlik, dinî ve felsefî mezhepler konusunda diğer Müslüman yazarlardan en az onlar kadar, hatta belki daha da büyük otorite kabul edilen Muhammed eş-Şehristânî’nin eserinde açıklığa kavuşmaktadır. Ulaşabildiğim Müslüman yazarlar arasında bu ilginç topluluğu açık biçimde kurucusuna bağlayan tek kişi odur.

Şehristânî şöyle demektedir:

“Yezidiler, Yezid b. Üneyse’nin taraftarlarıdır. O, Ezârika’dan önce ortaya çıkan ilk Muhakkime ile dostluk içinde bulunmuş, daha sonra onlardan ayrılan gruplardan ise yalnızca İbâdiyye ile dostluğunu sürdürmüştür. Allah’ın İranlılar arasından bir peygamber göndereceğine, ona gökte önceden yazılmış bulunan bir kitabı tek seferde indireceğine inanıyordu. Bu peygamber, Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun, seçilmiş peygamber Muhammed’in dinini terk edecek ve Kur’an’da adı geçen Sâbiîlerin dinine uyacaktı. Ancak bunlar Harran ve Vâsıt’ta bulunan Sâbiîler değildir.

Yezid, Allah’ın Elçisi Muhammed’i peygamber olarak kabul etmekle birlikte onun dinini benimsemeyen Ehl-i Kitap ile dostluk kuruyordu. Şer’î hükümlere bağlı olanların kendisiyle aynı görüşte olduklarını, diğerlerinin ise gerçeği gizlediklerini ve Allah’a ortak koştuklarını söylüyor; büyük veya küçük her günahın şirk olduğunu ileri sürüyordu.”

Buna göre Şehristânî, bu topluluğun dinî kökenini Yezid b. Üneyse’ye dayandırmaktadır. Onları onun ashabı, yani taraftarları olarak adlandırmaktadır. Şehristânî bu ifadeyi bir mezhep ile kurucusu arasındaki ilişkiyi göstermek için kullanmaktadır. Nitekim Hârisiyye’yi “Hâris’in taraftarları”, Hâfiziyye’yi de “Hâfız’ın taraftarları” şeklinde tanımlamaktadır. Dolayısıyla onun bilgisine göre Yezid b. Üneyse, adını kendisinden alan Yezidi mezhebinin kurucusudur.

Şehristânî ayrıca Yezid b. Üneyse’nin görüşlerini de sistemli biçimde açıklamaktadır. Ona göre Yezid, Ezârika’dan önceki ilk Muhakkime’ye yakınlık duymaktaydı.

İlk Muhakkime, iki hakemin (Ebû Musa el-Eş’arî ile Amr b. Âs’ın) hakemliğini reddettikleri ve “Hüküm yalnız Allah’ındır.” dedikleri için Hâricîlere verilen addır.

Ezârika ise Hâricîlerin Nâfi’ b. Ezrak’a nispet edilen bir koludur. Bunlar Hz. Ali’nin hakemliğe başvurmakla küfre düştüğünü, onu öldüren İbn Mülcem’in haklı olduğunu ve Hz. Peygamber’in sahabilerinin de küfre saplandıklarını ileri sürmüşlerdir.

Yezid’in ayrıca Abdullah b. İbâd tarafından kurulan İbâdiyye mezhebine de yakınlık duyduğu söylenmektedir. İbâdiyye, büyük günah işleyen kimsenin mümin değil kâfir olduğunu savunuyordu.

Buna göre söz konusu Yezid’in Hâricîlerden biri olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Hatta Hâricîlerin temel ilkelerinden biri ona da nispet edilmektedir: Büyük veya küçük her günah şirktir.

Buradan hareketle Yezidilerin başlangıçta Hâricîliğin bir alt kolu oldukları sonucu çıkarılabilir. Yazara göre onlar hâlâ Hâricî ilkesini sürdürmektedirler. Daha önce de belirtildiği gibi bazı Müslüman yazarlar onları mürted sayarken, Şehristânî de onları Müslüman sapkın mezhepler arasında göstermektedir.

Bilindiği üzere Hâricîler, Hz. Ali’ye karşı ilk isyanı Kûfe yakınlarındaki Harûrâ’da başlatmışlardır. Bu nedenle kendilerine Harûriyye de denilmektedir. Çünkü ilk defa burada toplanarak “Hüküm yalnız Allah’ındır.” ilkesini benimsemişlerdir.

Hâricîlerin bir kolu olan Nâsıbiyye ise Hz. Ali’ye şiddetle düşman olmayı dinî bir görev sayıyordu.

Yezid b. Üneyse’nin Müslüman mezhepleri arasındaki yeri budur. Ancak onun öğretisi yalnızca bundan ibaret değildir.

Öğretisinin başka bir yönü daha vardır. O, Allah’ın İran’dan bir peygamber göndereceğine ve gökte önceden yazılmış olan bir kitabı ona indireceğine inanıyordu. Bu peygamber, Hz. Muhammed’in dinini bırakacak ve Kur’an’da adı geçen Sâbiîlerin dinini benimseyecekti.

Kur’an’da Sâbiîler üç ayrı yerde Yahudiler ve Hristiyanlarla birlikte anılmaktadır. Bunlardan biri Bakara Suresi 62. ayettir:

“Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîlerden Allah’a ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

Maide Suresi 69. ayette de şöyle buyrulmaktadır:

“İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler ve Hristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

Hac Suresi 17. ayette ise şöyle denilmektedir:

“İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hristiyanlar, Mecûsîler ve Allah’a ortak koşanlar arasında Allah kıyamet günü hükmünü verecektir.”

Kur’an’daki bu ayetlerde Hz. Muhammed, Sâbiîleri gerçek Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseler olarak görmektedir. Özellikle Hac Suresi 17. ayette onları Mecûsîlerden ve müşriklerden ayrı bir grup olarak zikretmektedir. Buradan hareketle, Yezid b. Üneyse’nin geleceğini söylediği Acem (İran) diyarından çıkacak peygamberin Sâbiî dinini benimseyeceği sonucu çıkarılmaktadır. Bu da onun gerçek Allah’a ve ahiret gününe inanacağı anlamına gelir.

Ancak bazı Arap yazarları, Hz. Muhammed’in Kur’an’da verdiği bilgiden daha ayrıntılı biçimde Sâbiîlerin inançlarını anlatmaktadır. Bazılarına göre Sâbiîler yıldızlara gizlice tapan, dışarıdan ise Hristiyan gibi görünen inkârcı bir topluluktu. Bazıları onların Âdem’in oğlu Şît’in oğlu Sâbî’nin dinine mensup olduklarını söyler. Başkaları ise Hristiyanlara benzediklerini, ancak kıblelerinin güney yönünde, rüzgârın estiği tarafa doğru olduğunu belirtir.

Kâmûs’ta onların Hz. Nuh’un dinine bağlı oldukları yazılıdır. Beyzâvî, bazılarına göre onların meleklere, bazılarına göre ise yıldızlara taptıklarını söylemektedir. Bîrûnî, Semerkant’taki Maniheistleri Sâbiî olarak adlandırmaktadır. Bar Hebraeus ise Sâbiî dininin eski Keldânîlerin diniyle aynı olduğunu ileri sürmektedir.

Zemahşerî, Bakara Suresi 62. ayeti açıklarken “Sâbiî” adının “bir dinden başka bir dine geçen” anlamındaki kökten geldiğini ve Sâbiîlerin Yahudilik ile Hristiyanlıktan ayrılarak meleklere tapan kimseler olduğunu söylemektedir.

Şemseddin Muhammed el-Harrânî de aynı ayetin tefsirinde şöyle der:

“Sâbiîler, yani bir dinden başka bir dine geçenler, Mecûsîlerle Yahudi ve Hristiyanlar arasında yer alıyorlardı. Kendilerine ait vahyedilmiş bir kitapları yoktu. Bazılarına göre Ehl-i Kitap idiler; bazılarına göre meleklere tapıyorlardı; bazılarına göre ise tek Allah’a inanıyorlar fakat hiçbir peygambere uymuyorlardı.”

Aynı müfessir Maide Suresi 69. ayetin tefsirinde şöyle der:

“Sâbiîler Hristiyanlığın bir koluydu. Bazıları onların meleklere taptığını, bazıları ise yalnızca Allah’a inandıklarını fakat kendilerine vahyedilmiş bir dinlerinin bulunmadığını söylemiştir.”

Zemahşerî de aynı ayeti açıklarken, “Sâbiîler bütün dinlerden ayrılan kimselerdir.” demektedir.

Muhammed eş-Şehristânî’nin Kur’an’da geçen Sâbiîlerden tam olarak hangi grubu kastettiğini kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Ancak onun Sâbiîlik üzerine yaptığı genel incelemede iki ana Sâbiî grubundan söz ettiği görülmektedir.

Birinci grubu eski filozoflarla birlikte ele alır. Bunların akla dayalı hükümler ve kurallar izlediklerini, başlangıçta bunları bir peygamberden almış olabileceklerini, fakat daha sonra peygamberliği tamamen reddettiklerini söyler. Filozoflar ise kendi akıllarını esas almış, hiçbir peygamberden din almamışlardır.

Şehristânî bu gruba “asıl Sâbiîler” adını verir ve onların Şît ile İdris’in yolunu izlediklerini söyler.

Başka bir yerde de şöyle yazar:

“Yahudiler ve Hristiyanlar vahyedilmiş bir kitaba uyarlar. Mecûsîler ve Maniheistler de benzer şekilde bir kitaba sahiptir. Asıl Sâbiîler ise kitap kabul etmez; yalnızca birtakım kurallar ve hükümler benimserler. İlk filozoflar, dehrîler, yıldızlara tapanlar, putperestler ve Brahmanlar ise bunların hiçbirini kabul etmezler.”

İkinci büyük Sâbiî grubu ise Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlarla birlikte ele alınmaktadır. Şehristânî’ye göre aralarındaki fark şudur:

“Sâbiîler Allah’ın şeriatine ve İslam’a uymazlar. Yahudiler ile Hristiyanlar ilahi vahyi kabul ederler; fakat Hz. Muhammed’in dinini benimsemezler. Müslümanlar ise bunların hepsine inanırlar.”

Şehristânî ayrıca “Sâbiî” kelimesini “sapmak, yön değiştirmek” anlamındaki bir kökten türetir ve onların Allah’ın hükümlerinden ve peygamberlerin yolundan sapan kimseler olduklarını söyler.

Ona göre Sâbiîliğin temel düşüncesi, insanın Allah’a doğrudan yaklaşamayacağı ve bu nedenle sürekli aracılara ihtiyaç duyacağı inancıdır. Bu anlayış üç farklı biçimde ortaya çıkmıştır:

Melekleri yüceltenlerde meleklere saygı,
Yıldızlara tapanlarda yıldızlara ibadet,
Putperestlerde ise putlara tapınma.

Şehristânî’ye göre son iki grup müşriktir. Kur’an’da Hz. İbrahim’in putlara ve yıldızlara ilişkin kıssalarının bunlara işaret ettiğini belirtmektedir.

Şehristânî ayrıca Harbâniyye adını verdiği başka bir Sâbiî grubundan da söz eder. Bu grubun en belirgin özelliği, Tanrı’nın başka varlıkların içinde bulunduğuna inanmalarıdır. Onlara göre Tanrı özü bakımından birdir; fakat görünüşleri bakımından çoktur. Yedi gezegende ve akıllı, iyi, erdemli insanlarda tecelli eder. İnsan bedeni onun mabedidir; Tanrı insanın içinde yaşayabilir ve insanlar arasında dolaşabilir. Tanrı mutlak iyidir; bu yüzden kötülüğü yaratmaz. İyilik Tanrı’dan gelir; kötülük ise ya zorunlu bir sonuçtur ya da kötü bir kaynağa bağlıdır.

Şehristânî’ye göre bu topluluk ruh göçüne de inanıyordu. Peygamberlerin söz ettiği dirilişi, gerçek bir kıyamet değil, yalnızca bir neslin sona erip başka bir neslin yeryüzünde başlaması olarak yorumluyorlardı. Müslüman kelâmcılar, Kur’an’daki bazı ayetlerin bu inanca işaret ettiğini ileri sürmektedir.

Yazar, Kur’an’da geçen ve Yezid b. Üneyse’nin İranlı peygamberinin uyacağını söylediği Sâbiîlerin tam olarak hangi grup olduğunu ya da Harran ve Vâsıt’ta yaşayan Sâbiîlerin hangileri olduğunu kesin biçimde söyleyemeyeceğini belirtmektedir.

Ancak bir nokta açıktır: Şehristânî’ye göre Kur’an’da geçen Sâbiîler ile Harran Sâbiîleri aynı topluluk değildir. Harranlılar Mezopotamya’nın eski putperestlerinden geriye kalan kimselerdi. Çok tanrılıydılar ve dinlerinde yıldızlara tapınma, eski Babil ve Suriye dinlerinde olduğu gibi merkezi bir yer tutuyordu. Müslümanlar da onları bu şekilde değerlendiriyordu. Hatta Halife Me’mûn döneminde, Kur’an’da adı geçen ve Ehl-i Kitap sayıldıkları için hoşgörü gören Sâbiîlerin sağladığı korumadan yararlanabilmek amacıyla kendilerine “Sâbiî” adını vermişlerdi.

Dikkat çekici bir başka nokta da Şehristânî’nin Harbâniyye diye adlandırdığı Sâbiî grubunun inançları ile Yezidilerin inançları arasında önemli benzerlikler bulunmasıdır.

İranlı peygamberin dini ana hatlarıyla budur. Dolayısıyla böyle bir peygamberin geleceğini haber veren Yezid b. Üneyse’nin dini de mantıksal olarak buna karşılık gelmektedir.

Buna göre Yezidi mezhebinin kurucusu olduğu düşünülen kişinin Allah’a ve ahiret gününe inandığı; muhtemelen meleklere ve yıldızlara saygı gösterdiği; müşrik olmadığı, fakat Hz. Muhammed’in peygamberliğini de tam anlamıyla benimsemediği sonucuna varılabilir.

Bu son nokta, Şehristânî’nin aktardığı ifadede de açıkça görülmektedir. Yezid b. Üneyse, Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul etmekle birlikte onun dinine girmeyen Ehl-i Kitap ile dostluk kuruyordu. Bu durum, onun din anlayışının olumsuz yönünü göstermektedir.

Bunun yanında Şehristânî, Yezid b. Üneyse’nin “şer’î hükümlere bağlı olanların kendisiyle aynı görüşte olduğunu” söylediğini de aktarır. Bu ifade, onun İslam’ın bazı yönlerini benimsediğini düşündürmektedir.

Ayrıca Hâricîlerden biri olması da önemlidir. Çünkü Hâricîler, Hz. Ali’yi Muâviye ile hakemliğe razı olduğu için suçlayan ve onu bu sebeple reddeden kimselerdi.

Kısacası, Yezidi mezhebinin ortaya çıkışından sorumlu tutulabilecek kişinin dinî sisteminin temel unsurları bunlardan oluşmaktadır.

Yazara göre Yezidilerin gerçekten Yezid b. Üneyse’nin takipçileri olduğundan şüphe etmek için bir sebep yoktur. Muhammed eş-Şehristânî’nin bu konudaki ifadesi son derece açıktır ve başka türlü yorumlanamaz. Daha da önemlisi, bu bilgi dinî ve felsefî mezhepler konusunda Arap âlimlerinin en büyük otoritelerinden biri sayılan bir kişiden gelmektedir.

İbn Hallikân da biyografi eserinde Şehristânî’nin ilmini şu sözlerle övmektedir:

“Şehristânî, Eş’arî kelâm ekolüne mensup bir âlimdi. İmam ve fakih olarak büyük şöhret kazanmıştı. Fıkıh alanında olağanüstü yetenek sahibiydi. Dinler ve mezhepler üzerine yazdığı el-Milel ve’n-Nihal adlı eseri kelâm ilminin en önemli eserlerinden biridir. Bu ilimde kendisine denk bir kimse bulunmamıştır.”

Muhammed eş-Şehristânî (467-549/1074-1153), Şeyh Adî’nin (465-555/1072-1162) çağdaşıydı. Buna rağmen Yezidi mezhebinin ortaya çıkışından söz ederken Şeyh Adî’den hiç bahsetmemekte, mezhebin kurucusu olarak da Yezid b. Üneyse dışında hiçbir isim vermemektedir.

Bu nedenle benim kanaatim şudur: Yezidiler adlarını, İslam’ın ilk dönemlerinde ortaya çıkan Hâricî bir alt fırkanın kurucusu olan Yezid b. Üneyse’den almışlardır. Şeyh Adî’nin ününden etkilenerek onun hareketine katılmış ve onu başlıca dinî önderleri olarak benimsemişlerdir. Mezhebin ve Şeyh Adî’nin ilk dönemlerinde birçok Hristiyan, İranlı ve Müslüman bu harekete katılmıştır. Ayrıca günümüz Yezidiliğinde putperest inanç ve geleneklerin önemli ölçüde korunmuş veya bünyeye katılmış olduğu görülmektedir. Başka bir ifadeyle, Yezidilerin bugünkü dini; Yezidi, Hristiyan, Müslüman (özellikle tasavvuf) ve putperest unsurların kolaylıkla ayırt edilebildiği senkretik (karma) bir dindir.

Kurucuları gibi onlar da tek gerçek Tanrı’ya ve dirilişe inanırlar; meleklere ve yıldızlara saygı gösterirler; Muhammed’in peygamberliğini reddeder, Ali’yi ise dikkate almazlar. Büyük veya küçük her günahı putperestlik ya da küfür sayarlar ve İran’dan gelecek bir peygamberin ortaya çıkmasını beklerler. Böyle bir dinî önderle bağlantılı olmaları, hem Sünniler hem de Şiiler tarafından neden nefret edildiklerini açıklar. İbn Muâviye’nin takipçileri Şiiler tarafından yalnızca küçümsenebilir; ancak Üneyse’nin oğlu gibi böylesine sapkın kabul edilen bir kimseye inananlar, daha önce belirttiğim gibi, Muhammed’e ve Ali’ye karşı olduklarından Sünniler tarafından da kaçınılmaz olarak mahkûm edilmişlerdir. Ayrıca şunu da hatırlamak gerekir ki İran Müslümanları arasında dördüncü halife Ali, oğlu Hüseyin’den daha fazla saygı görmektedir. Bu nedenle babaya yönelik küçümseyici bir tavır, taraftarları arasında oğlunun öldürülmesinin doğuracağından daha derin bir öfkeye yol açacaktır.

Bununla birlikte cevaplanması pek kolay görünmeyen bir soru vardır: Yezidiler neden kökenlerini Yezid b. Üneyse’ye değil de Yezid b. Muâviye’ye dayandırmaktadırlar?

Buna üç açıklama getirilebilir. Birincisi, bilgisizlikleri nedeniyle birini diğeriyle karıştırmış olmalarıdır. Nitekim birçok şeyhini melekler ve ilahlarla özdeşleştirmişlerdir. Yazılı kayıtları bulunmayan, okuma yazma bilen kimseleri olmayan böylesine cahil bir toplulukta böyle bir yanılgının ortaya çıkması şaşırtıcı değildir.

İkinci açıklama, çoğunlukla aralarında yaşadıkları Sünnilerin baskısından kurtulmak amacıyla bu özdeşleştirmeyi bilinçli olarak yapmış olmalarıdır. Ancak ilk bakışta makul görünse de bu görüş savunulabilir değildir; çünkü güvenlik uğruna kökenlerini inkâr etmek onların alışkanlığı değildir. Üstelik böyle bir durumda bile Şiilerin düşmanlığından kurtulamazlardı.

Üçüncü görüş ise, kendilerini soylu bir kişiden geldiklerine inandırmalarıdır. İkinci halife böylesine saygın bir şahsiyet olduğundan, bilgisizlikleri onu kendi kurucuları sanmalarına yol açmıştır. Elbette iki kişinin aynı adı taşıması da bu efsanenin oluşmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.

Dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki, bu Yezid’in dini daha başlangıcından itibaren İranlı putperestlere, Arabistan’ın cahil halkından daha çekici gelen temel bir öğreti içeriyordu. Yapısı gereği Arap peygamberini küçümseyerek Arabistan’ı aşağılıyordu. Buna karşılık İran’dan gelecek bir peygambere ve onun dinine sempati duyduğunu ilan ediyordu. Bu anlayış İran’ı ve halkını yüceltiyor, onlara üstün bir konum veriyordu. Böylece halkın Yezidiliğe bakışını etkileyerek onu yabancı değil, yerli bir inanç olarak görmelerini sağladı. Bunun sonucunda ateşe tapanlar, şeytan tapıcıları ve Zerdüşt dininin birçok mensubu bu yeni dine girdi. Eğer beklenen öğretmen gerçekten ortaya çıkmışsa, kendi halkı arasında büyük bir başarı kazanmış olduğunu hayal etmek zor değildir.

Bu durum yalnızca eski İran dinine ait izlerin varlığını açıklamakla kalmaz; aynı zamanda Yezidilikte Kürt unsurunun neden Arap unsurundan daha baskın olduğunu da açıklar.

Yeni mezhep, kurucusunun ölümünden sonra oldukça gevşek bir teşkilat yapısıyla varlığını sürdürmüş görünmektedir. Bu gevşek yapı, liderlik vasıfları gösterebilecek herhangi bir kimsenin peşinden gitmelerine elverişli bir ortam hazırlamıştır. Bu nedenle Şeyh Adî’nin ününü duyduklarında doğal olarak onun etrafında toplanmışlardır. Üstelik hâlâ sürdürdükleri gelecekte bir peygamber geleceği inancı sebebiyle, onu vaat edilen kişi olarak görmüş olmaları da oldukça muhtemeldir. Bu kanaati güçlendiren unsurlardan biri de onun bir veli olarak kazandığı şöhret ve kendisine atfedilen çok sayıdaki mucizedir. Hatta çevresinde yaşayan aslanların ve yılanların sık sık onu ziyaret ettiği ve doğaüstü bir uysallık kazandıkları bile rivayet edilmektedir.

Şeyh Adî’nin hareketi hakkında bildiklerimiz, birçok Müslüman ve Hristiyanın ona katıldığını göstermeye yeterlidir. Her iki dinin tarihçileri de Şeyh Adî’nin ününün çok geniş bir alana yayıldığını ve her kesimden insanın onu izlediğini doğrulamaktadır. Yasin el-Ömerî’nin aktardığı Erbil Nasturi piskoposu, sayısız kalabalığın ona akın ettiğini belirtmekte, bu hareketin Hristiyan kilisesi üzerinde doğurduğu sonuçlardan yakınmakta ve Şeyh Adî’nin kendi mezheplerine ait bir manastırı ele geçirdiğinden şikâyet etmektedir. Ayrıca daha önce de gösterildiği gibi, Yezidiler arasında bazı Müslüman ve Hristiyan uygulamaları bulunmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla dinî konularda uzlaşmaya yanaşmayan bir topluluk oldukları için, bu uygulamalar başka hiçbir şekilde açıklanamaz.

Modern Yezidilikte yalnızca Yezidi, İranî, Müslüman ve Hristiyan unsurlar değil, aynı zamanda eski putperest dinlerin günümüze kadar ulaşan birçok kalıntısı da bulunmaktadır. Bunlardan biri, eski Mezopotamya halklarının ortak mirası olan yedi sayısının kutsallığı anlayışıdır. Yezidilerin yedi sancağı vardır ve her sancakta yedi kandil bulunur. Kozmogonilerine göre Tanrı yedi melek ya da tanrı yaratmıştır. Başlıca duaları, Tanrı’ya yedi şeyh aracılığıyla yapılan yakarıştır. En büyük velilerinin tapınağının ön cephesine işlenmiş asanın da yedi dalı vardır. Bu durum, yedi gezegenin hareketini yönettiğine inanılan yedi tanrıya veya meleğe tapan Sâbiîleri hemen hatırlatır; haftanın yedi günü de bu ilahlara adanmıştı. Ayrıca Babil-Asur destanlarında İştar’ın dönüşü olmayan ülkeye inerken geçtiği yedi kapıdan söz edilir. Aynı şekilde yedi sayısı İsrail dinî sisteminde de önemli bir yer tutmuştur.

Bunun yanı sıra, Harranlılar gibi günümüzün Şeytanperestleri de güneşe ve aya doğarken ve batarken ibadet ederler. Güneşe Kenan diyarında da tapınılıyordu (I. Samuel 6:9). Kudüs Tapınağı’nda güneşe adanmış atlar bulunuyordu (II. Krallar 23:5, 11). Yahuda’da gök ordusuna, yani güneşe, aya ve gezegenlere tapınıldığı bilinmektedir. Babil’de ise güneş tanrısı Şamaş’a adanmış en az iki mabet vardı; bunlardan biri Sippar’da, diğeri Larsa’daydı.

Yezidilikte eski dinlerden kalan diğer unsurlar arasında kuşlara tapınma; tanrıların insanlar hakkında verdikleri iyi veya kötü kararlara bağlı olarak bireysel refahı etkilediğine inanıldığı için yeni yıla özel önem verilmesi; ayrıca göklerde ilahî evliliklerin gerçekleştiğine dair inanç bulunmaktadır.

Bunun yanında, İslam öncesi Arapların birçok dinî inancı da günümüz Yezidileri arasında yaşamaya devam etmektedir. Bunlardan biri, kutsal mekânlarla bağlantılı kutsal kuyulara ve pınarlara duyulan saygıdır. Bu gelenek Sami coğrafyasının her yanında görülmekle birlikte en belirgin örneği Mekke’dedir. Zemzem suyuna adaklar atıldığı gibi, başka kutsal kuyulara da hediyeler bırakılırdı. Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalib Zemzem kuyusunu temizlediğinde iki altın ceylan ve çok sayıda kılıç bulmuştu. Bu tür kutsal kaynakların suyunun şifa verici olduğuna inanılır ve hacılar tarafından, bugün Zemzem suyunun götürüldüğü gibi memleketlerine taşınırdı (Yâkût, I, 434). Ayrıca dinen kirli sayılan bir kimsenin bu kutsal sulara yaklaşmasına izin verilmezdi. Hayız hâlindeki bir kadın, çocuklarına zarar gelmesinden korktuğu için Dûseres mabedindeki kutsal suda yıkanmaya cesaret edemezdi. İbn Hişâm’a göre, “İslam’ı kabul eden bir kadın bu havuzda yıkanarak putperest tanrıyla bağını koparırdı.” Bunun anlamı, eski kutsal mekânın ritüel düzenini terk etmiş olmasıydı. Ayrıca bütün hacılar kutsal bölgeye girdiklerinde elbiselerini değiştirirlerdi.

Cahiliye döneminin yaygın putperest uygulamalarından biri de kutsal ağaçlara tapınmaktı. Taberî’ye göre Necran’da bir hurma ağacı bulunuyordu. Her yıl düzenlenen bir şenlikte bu ağaç değerli kumaşlar ve kadın ziynet eşyalarıyla süslenerek tapınılırdı. Mekkelilerin her yıl ziyaret ettikleri, üzerine silahlar, elbiseler, devekuşu yumurtaları ve başka eşyalar astıkları benzer bir ağaçtan da Hz. Peygamber’in hadislerinde “Zâtü Envât” (üzerine eşyaların asıldığı ağaç) adıyla söz edilir. Tanrıça Uzzâ’nın da bir ağaçta yaşadığına inanılırdı. Yâkût’a göre (III, 261), Kur’an’da (Fetih 48:18) anılan Hudeybiye ağacı, bereket elde etmek amacıyla hacılar tarafından ziyaret edilirdi. Ancak Halife Ömer, Lat ve Uzzâ gibi tapınılmasından korktuğu için bu ağacı kestirmiştir. Bu kutsal ağaçlardan bir dal koparmanın ölümcül sonuçlar doğuracağına inanılırdı.

Taşlara tapınmanın yaygınlığı da İslam öncesi putperestliğin bir başka göstergesidir. Müslüman yazarların bu geleneğin kökenini açıklamak için ileri sürdükleri görüş dikkat çekicidir. İbn Hişâm’a göre bu putperestlik şöyle başlamıştır: “Mekkeliler yaşadıkları yer kendilerine dar gelince çevre bölgelere dağıldılar. Her biri, Kâbe’ye duydukları saygının bir göstergesi olarak kutsal mabetten bir taş aldı. Yeni bir yere yerleştiklerinde bu taşları dikip Kâbe’nin etrafında tavaf ettikleri gibi onların çevresinde dolaşmaya başladılar. Sonunda ise hoşlarına giden her taşa tapar hâle geldiler.”

Ayrıca çok sayıda ruh ve ilahî varlığın bulunduğuna inanmayı ifade eden çoklu ruh inancı (polidemonizm), eski göçebe dinlerinin en belirgin özelliğidir. Bu inancın birçok izi Eski Ahit’te ve günümüz Suriye ile Filistin halk inançlarında korunmuştur. Eski Ahit’te pınarlarda, ağaçlarda ve taşlarda ilahî güçlerin bulunduğuna dair birçok örnek vardır. Kadeş’teki (Tekvin 14:7) ve Beerşeva’daki (Tekvin 21:28, 30, 31) kutsal kuyular; Şekem’deki kutsal kehanet ağacı (Tekvin 12:6; Tesniye 11:30); Beytel’in adını aldığı ve “Tanrı’nın evi” diye anılan kutsal taşı (Tekvin 28:22) bunlara örnek olarak gösterilebilir.

Bütün bu dinî inançların izleri günümüz Yezidiliğinde de bulunmaktadır. Şeyh Adî’nin türbesinin yanında kutsal bir pınar vardır ve Yezidi bölgelerinin çeşitli yerlerinde buna benzer başka kutsal kaynaklar da bulunur. Bu suların şifa verici olduğuna inanılır ve hacılar tarafından evlerine götürülür. Özellikle Şeyh Adî’nin kutsal havuzuna Yezidiler para, mücevher ve çeşitli hediyeler atarlar; baş velinin bunları zaman zaman aldığına inanırlar. Bugün bile kutsal pınarın bulunduğu mukaddes vadiye, bedenini ve elbiselerini temizlemeden kimsenin girmesine izin verilmez.

Şeytanperestler kutsal ağaçlara da saygı gösterirler. Bu ağaçları ziyaret eder, üzerlerine çeşitli eşyalar asarlar ve bunlara bağlanan bez parçalarını çözen ya da düşüren kimsenin hastalığa yakalanacağına inanırlar. Ayrıca hayranlık uyandıran taşları öper ve onlara adak adarlar.

Bunlarla da sınırlı değildir. Yezidi hacılarının kutsal bölgeye ulaştıklarında attıkları yüksek sesli naralar, danslarla ve coşkuyla icra edilen hac törenleri —ki bu ritüeller nedeniyle kendilerine birçok suçlama yöneltilmiştir— İslam öncesi putperestliğin günümüze ulaşan kalıntılarından başka bir şey değildir.

İşte Yezid’in dini bugünkü şeklini almadan önce bu aşamalardan geçmiştir. Bu din beş farklı unsurun birleşiminden oluşmaktadır: putperest unsurlar, kurucunun getirdiği öğretiler, İranî unsurlar, İslami unsurlar ve Hristiyan unsurlar. Acaba buna benzer tarihî bir örnek başka dinlerde de bulunmuyor mu? Örneğin Hristiyanlığa bakınız. Orada da kurucunun ayırt edici özelliklerinin, başka dinlerden gelen kimselerin beraberlerinde getirdikleri birçok yabancı unsurla örtülmüş olduğunu görürüz.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız