"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Bakara – Mukatil Tefsiri

1- Elif Lâm Mîm. Bu, Kâ‘b b. Eşref ve Kâ‘b b. Esed hakkında olmuştur. Peygamber onları İslam’a çağırdığında: Allah Musa’dan sonra bir kitap indirmedi, dediler ve onu yalanladılar. Bunun üzerine Allah onların sözü hakkında: Elif Lâm Mîm buyurdu.

2- Bu kitap; yani Yahudilerin inkâr ettiği bu kitaptır. Onda şüphe yoktur; yani onun Allah’tan geldiğinde hiçbir şüphe yoktur ve onu Muhammed’e indirmiştir. Sonra dedi ki: Bu Kur’an, sapıklıktan bir hidayettir, muttakiler için; yani şirkten sakınanlar için.

3- Onlar gaybe iman ederler; yani Kur’an’ın Allah’tan geldiğine iman ederler ve onun Muhammed’e indirildiğini kabul ederler. Onun helalini helal sayarlar, haramını haram sayarlar ve onunla amel ederler. Namazı kılarlar; yani farz olan beş vakti, rükû ve secdesiyle birlikte vakitlerinde yerine getirirler. Kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler; yani mallarından verirler; bu da farz olan zekâttır. Bu ayet, Peygamberin mümin ashabı ve muhacirler hakkında inmiştir.

4- Sonra Tevrat ehlinin müminlerini zikretti; Abdullah bin Selam ve arkadaşları. Bunlardan bazıları şunlardır: Esid bin Zeyd, Esed bin Ka‘b, Selam bin Kays, Sa‘lebe bin Amr ve İbn Yamin; onun adı Selam’dır. Onlar sana indirilene iman ederler; yani ey Muhammed, sana indirilen Kur’an’ın Allah’tan geldiğini tasdik ederler. Senden önce indirilene de iman ederler; yani peygamberlere indirilen Tevrat’a, İncil’e ve Zebur’a. Ahirete kesin olarak inanırlar; yani amellerin karşılığının verileceği dirilişi gerçek olarak tasdik ederler.

5- Sonra hepsini bir araya topladı ve dedi ki: İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

Yahudi olan Ebu Yâsir bin Ahtab bu ayetleri işitince kardeşi Ceddî bin Ahtab’a dedi ki: Muhammed’den, Allah’ın Musa bin İmran’a indirdiği sözlerden işittim. Bunun üzerine Ceddî kardeşine dedi ki: Acele etme, onun işini iyice araştırıncaya kadar bekle. Sonra Ebu Yâsir ve Ceddî bin Ahtab, Kâ‘b bin Eşref, Kâ‘b bin Esed, Malik bin Dayf, Huyey bin Ahtab, şair Said bin Amr, Ebu Lubabe bin Amr ve Yahudilerin ileri gelenleri Peygamberin yanına geldiler.

Ceddî, Peygambere dedi ki: Ey Ebü’l-Kasım, Ebu Yâsir bana az önce söylediğin bazı sözleri haber verdi. Bunun üzerine Peygamber o sözleri okudu.

Ceddî dedi ki: Doğru söylediniz. Elif Lâm Mîm, bu kitap; onda şüphe yoktur; muttakiler için bir hidayettir; onlar gaybe iman ederler, namazı kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler. Bunlar biziz. Onlar sana indirilene iman ederler; bu senin kitabındır. Senden önce indirilene de iman ederler; bu da bizim kitabımızdır. Ahirete kesin olarak inanırlar. İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerdir; siz de onlarsınız. Siz hem size indirilene hem bize indirilene iman ettiniz ve cennet ile ateşe iman ettiniz. İki ayet bizim hakkımızda, iki ayet sizin hakkınızdadır.

Sonra Peygambere dediler ki: Allah adına senden istiyoruz, bunların sana gökten indiğini söyle. Bunun üzerine Peygamber dedi ki: Allah’a şahitlik ederim ki bunlar bana gökten indirilmiştir. Bu da “Senden onun gerçek olup olmadığını soruyorlar, de ki: evet, Rabbime andolsun” (Yunus 53) sözüdür.

Bunun üzerine Ceddî dedi ki: Eğer doğru söylüyorsan, sizin hükümranlığınız yetmiş bir yıl sürecektir. Allah İsrailoğulları içinde bin peygamber göndermiştir; hepsi senin ümmetinden haber veriyordu, fakat bize ne kadar hüküm süreceğinizi bildirmediler; şimdi bunu bize sen bildirdin. Sonra Ceddî Yahudilere dedi ki: Hükümranlığı ümmetinin yetmiş bir yıl ile sınırlı olan bir adamın dinine nasıl gireriz?

Bunun üzerine Ömer bin Hattab dedi ki: Bunun yetmiş bir yıl olduğunu sana bildiren nedir? Ceddî dedi ki: Elif, hesapta birdir; lâm otuzdur; mîm de kırk yıldır. Bunun üzerine Peygamber güldü. Sonra Ceddî dedi ki: Bundan başka bir şey var mı? Peygamber dedi ki: Evet, Elif Lâm Mîm Sâd, sana indirilen bir kitaptır (A‘raf 1-2).

Bunun üzerine Ceddî dedi ki: Bu, öncekinden daha büyüktür. Eğer doğru söylüyorsan, sizin hükümranlığınız iki yüz otuz iki yıl sürecektir. Sonra dedi ki: Bundan başka var mı? Peygamber dedi ki: Elif Lâm Râ, ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan tarafından açıklanmış bir kitaptır (Hud 1).

Ceddî dedi ki: Bu da birinciden ve ikinciden daha büyüktür. Eğer doğru söylüyorsan, sizin hükümranlığınız dört yüz altmış üç yıl sürecektir. Allah’tan kork ve ancak gerçeği söyle. Bundan başka var mı? Peygamber dedi ki: Elif Lâm Mîm Râ, bunlar kitabın ayetleridir (Ra‘d 1).

Bunun üzerine Ceddî dedi ki: Eğer doğru söylüyorsan, sizin hükümranlığınız yedi yüz otuz dört yıl sürecektir. Sonra dedi ki: Artık senin söylediğine iman etmeyeceğiz. Bizi karıştırdın; hangi sözüne uyacağımızı ve sana hangisinin indirildiğini bilmiyoruz. Bizi öyle karıştırdın ki ilk sözünde bile şüpheye düştük. Eğer bu olmasaydı sana uyacaktık.

Ebu Yâsir dedi ki: Ben ise peygamberlerimize indirilen şeyin hak olduğuna şahitlik ederim ve onların bize bu ümmetin hükümranlığını açıkladıklarını da kabul ederim. Eğer Muhammed söylediğinde doğru ise, bu yılların hepsi onun için toplanacaktır. Sonra onun yanından kalktılar ve: Azına da çoğuna da inkâr ettik, dediler.

Ceddî, Abdullah bin Selam ve arkadaşlarına dedi ki: Size karıştırılan bu şeyde batılı bilmiyor musunuz? Onlar da dediler ki: Evet, onun söylediği şeyde hakkı biliyoruz. Bunun üzerine Allah, Kur’an hakkında inkâr eden Yahudiler hakkında şu ayeti indirdi: Elif Lâm Mîm. Allah, kendisinden başka ilah olmayandır; diridir, kayyumdur. Sana kitabı hak ile indirdi, önündekini doğrulayıcı olarak; Tevrat’ı ve İncil’i daha önce insanlar için hidayet olarak indirdi ve Furkan’ı indirdi (Âl-i İmran 1-4).

Furkan, şüphelerden ve sapıklıktan çıkaran demektir. Bunun benzeri “Musa ve Harun’a Furkan verdik” (Enbiya 48) sözüdür. Bakara’da da “hidayetten ve Furkan’dan açık deliller” (Bakara 185) geçer.

Allah’ın ayetlerini inkâr edenler; yani Yahudiler Kur’an’ı inkâr ettiler; onlar için şiddetli bir azap vardır. Allah güçlüdür ve intikam sahibidir (Âl-i İmran 4).

Bu ayet, Yahudiler ve onların müteşabih hakkında yaptıkları hesaplar konusunda da indirildi: O, sana kitabı indirendir; ondan bir kısmı muhkem ayetlerdir, onlar kitabın anasıdır (Âl-i İmran 7).

Muhkem olanlar ise En‘âm’daki şu üç ayettir: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldıklarını okuyayım…” ta ki “sakınırsınız” sözüne kadar (En‘âm 151-153). Bunlar muhkemdir ve neshedilmemiştir.

Diğerleri müteşabihtir; Elif Lâm Mîm, Elif Lâm Mîm Sâd, Elif Lâm Râ ve Elif Lâm Mîm Râ. Kalplerinde eğrilik olanlar bunların peşine düşerler; fitne ve tevil aramak için. Onun tevilini ancak Allah bilir.

İlimde derinleşmiş olanlar derler ki: Ona iman ettik; hepsi Rabbimiz katındandır. Bunu ancak akıl sahipleri hatırlar (Âl-i İmran 7).

Sonra dediler ki: Rabbimiz, kalplerimizi saptırma, bizi hidayete erdirdikten sonra ve bize katından rahmet ver. Şüphesiz sen çok bağışlayansın (Âl-i İmran 8).

Bu surenin başındaki iki ayet, Peygamberin muhacir ve ensar olan ashabı hakkında inmiştir. Bunlardan sonraki iki ayet Arap müşrikleri hakkında inmiştir. On üç ayet ise Tevrat ehli olan münafıklar hakkında inmiştir.

6- İnkâr edenler; yani tasdik etmezler.

7- Allah onların kalplerini mühürlemiştir; yani kalplerine damga vurmuştur, artık hidayeti anlamazlar. Kulakları üzerine de; yani kulakları vardır fakat hidayeti işitmezler. Gözleri üzerinde de bir perde vardır; yani bir örtü vardır, artık hidayeti görmezler. Onlar için büyük bir azap vardır; yani bol ve kesintisiz bir azap vardır.

Bu iki ayet Arap müşrikleri hakkında inmiştir; bunlardan bazıları şunlardır: Şeybe ve Utbe, Rebîa’nın oğulları; Velid bin Muğire; Ebu Cehil bin Hişam ki adı Amr’dır; Abdullah bin Ebi Ümeyye; Ümeyye bin Halef; Amr bin Vehb; Âs bin Vâil; Hâris bin Amr; Nadr bin Hâris; Adiyy bin Mut‘im bin Adiyy; Âmir bin Hâlid ve Ebu’l-Bahterî bin Hişam.

8- İnsanlardan bazıları der ki: Allah’a iman ettik; yani Allah’ın bir olduğuna ve ortağı olmadığına inandık. Ahiret gününe iman ettik; yani amellerin karşılığının verileceği dirilişi kabul ettik. Allah onları yalanladı ve dedi ki: Onlar iman etmiş değillerdir; yani ne tevhidi tasdik ederler ne de dirilişi.

9- Allah’ı aldatmaya çalışırlar; yani Muhammed’e iman ettiklerini açıkça söyleyip içlerinde yalanlamayı gizlerler. İman edenleri de aldatmaya çalışırlar. Oysa yalnızca kendilerini aldatırlar ve farkında olmazlar.

Bu ayet, Ehl-i Kitap’tan olan münafıklar hakkında inmiştir; bunlardan bazıları: Abdullah bin Übey bin Selûl, Cedd bin Kays, Hâris bin Amr, Muğis bin Kuşeyr ve Amr bin Zeyd’dir. Allah onları ahirette aldatır; “Geri dönün ve arkanızda bir nur arayın” (Hadid 13) denildiğinde, bu onlarla alay etmek içindir; dünyada müminlerle alay ettikleri gibi. Bu da “Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, oysa O onların karşılığını verir” (Nisa 142) sözüdür. Yine sırat üzerinde onlara: “Geri dönün ve arkanızda bir nur arayın” (Hadid 13) denilecektir.

10- Kalplerinde hastalık vardır; yani Allah’a ve Muhammed’e karşı şüphe vardır. Bunun benzeri “Kalplerinde hastalık bulunanlar mı sandılar” (Muhammed 29) sözüdür; yani şüphe. Allah onların hastalığını artırmıştır; yani kalplerindeki şüpheyi artırmıştır. Onlar için acı verici bir azap vardır; yani ahirette elem verici bir azap. Bu, “Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” demelerinden dolayıdır.

11- Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın; yani yeryüzünde günah işlemeyin denildiğinde: Biz ancak ıslah edenleriz derler; yani itaat edenleriz.

Abdullah bin Übey münafık arkadaşlarına dedi ki: Bana ve yaptıklarıma bakın, benden öğrenin ve bu topluluğa karşı kendimi ve sizi nasıl koruduğuma bakın. Arkadaşları dediler ki: Sen bizim efendimiz ve öğretmenimizsin; sen olmasaydın bunlarla bir araya gelemezdik. Bunun üzerine Abdullah bin Übey, Ebu Bekir’in elini tutarak dedi ki: Temim oğullarının efendisine hoş geldin; iki kişiden biri, mağaradaki arkadaşı ve ümmetinin seçkini; canını ve malını veren.

Sonra Ömer bin Hattab’ın elini tuttu ve dedi ki: Adiyy bin Ka‘b oğullarının efendisine hoş geldin; Allah’ın işi konusunda güçlü olan; canını ve malını veren. Sonra Ali bin Ebi Talib’in elini tuttu ve dedi ki: Haşim oğullarının efendisine hoş geldin; Allah’ın peygamberliği kendisine verdiği kimse dışında.

Bunun üzerine Ömer dedi ki: Ey İbn Übey, Allah’tan kork, nifak etme; ıslah et ve fesat çıkarma; çünkü münafık Allah’ın yaratıklarının en kötüsüdür. Abdullah bin Übey dedi ki: Ey Ömer, yavaş ol; Allah’a yemin ederim ki ben de sizin iman ettiğiniz gibi iman ettim ve sizin şahitlik ettiğiniz gibi şahitlik ettim.

Sonra Ebu Bekir, Ömer ve Ali, Peygambere gidip Abdullah’ın söylediklerini haber verdiler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “İnsanlardan bazıları vardır ki: Allah’a ve ahiret gününe iman ettik derler; hâlbuki iman etmiş değillerdir” (Bakara 8) ve “Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiğinde: Biz ancak ıslah edenleriz derler” (Bakara 11).

12- Allah dedi ki: Dikkat edin; onlar bozguncuların ta kendileridir; yani günah işleyenlerdir; fakat bunun farkında olmazlar.

13- Onlara: İnsanların iman ettiği gibi iman edin denildiğinde; bu, Münzir bin Muaz, Ebu Lubabe, Muaz bin Cebel ve Esid hakkında inmiştir. Onlar Yahudilere dediler ki: Muhammed’in peygamber olduğuna iman edin; Abdullah bin Selam ve arkadaşlarının iman ettiği gibi. Yahudiler dediler ki: Biz de sefihlerin iman ettiği gibi mi iman edelim; yani cahillerin, Abdullah bin Selam ve arkadaşlarını kastederek. Bunun üzerine Allah dedi ki: Dikkat edin; asıl sefihler kendileridir; fakat bunu bilmezler.

14- Onlar iman edenlerle karşılaştıklarında; yani Peygamberin ashabını gördüklerinde: İman ettik derler; yani Muhammed’i tasdik ettik derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında; yani Yahudilerin reisleri olan Kâ‘b b. Eşref ve arkadaşlarının yanına döndüklerinde: Biz sizinle beraberiz, sizin dininiz üzereyiz derler. Biz sadece alay ediyoruz; yani Muhammed ve ashabıyla alay ediyoruz derler.

15- Allah onlarla alay eder; yani ahirette müminlerle aralarına kapısı olan bir sur çekildiğinde, karanlıkta bırakılırlar ve onlara: “Geri dönün ve arkanızda bir nur arayın” (Hadid 13) denir; bu, onlarla alay edilmesidir. Onları azgınlıkları içinde bırakır; yani onları bırakır ve azgınlıklarının içine sokar; sapıklıkları içinde bocalarlar.

16- Onlar, hidayet karşılığında sapıklığı satın alanlardır. Yahudiler, Muhammed’in sıfatını Tevrat’ta bulmuşlardı ve peygamber olarak gönderilmeden önce ona iman etmişlerdi ve onun İshak soyundan olacağını sanmışlardı. Muhammed, İsmail soyundan Araplar arasından gönderilince haset ederek onu inkâr ettiler. Böylece, peygamber gönderilmeden önce sahip oldukları iman olan hidayeti bırakıp, gönderildikten sonra içine girdikleri yalanlama olan sapıklığı aldılar. Bu kötü bir ticarettir. Bu yüzden ticaretleri kâr etmemiştir ve sapıklıktan hidayete ermiş değillerdir.

17- Allah münafıklar için bir örnek verdi: Onların durumu, ateş yakan kimsenin durumu gibidir. Ateş çevresini aydınlatınca söner. Münafık, iman sözünü söylediğinde onun için bir nur olur; bu, ateş yakıp onun ışığında yürüyen kimse gibidir. Ateş yandığı sürece onun ışığıyla yürür. İmanı terk ettiğinde ise, ateşi sönmüş kimse gibi karanlıkta kalır; ne yol bulur ne de görür. Bu yüzden “Allah onların nurunu giderir” ifadesi, onların imanını giderir demektir. Bunun benzeri “Allah kime nur vermezse onun nuru yoktur” (Nur 40) ve “Ona insanlar içinde yürüyeceği bir nur verdik” (En‘âm 122) sözleridir. Onları karanlıklarda bırakır; yani şirkte bırakır; artık hidayeti görmezler.

18- Onlar sağırdır; yani hidayeti işitmezler ve anlamazlar. Dilsizdirler; yani hidayetle konuşmazlar. Kördürler; yani Allah onların nurunu, yani imanlarını giderdiği için hidayeti görmezler. Bu yüzden sapıklıktan hidayete dönmezler.

19- Onların durumu gökten yağan yağmur gibidir; yani yağmur. Yağmur Kur’an gibidir; nasıl ki yağmur insanların hayatıdır, Kur’an da ona iman eden için hayattır. Karanlıklar, Kur’an’ı inkâr edenin içinde bulunduğu sapıklıktır. Gök gürültüsü, Kur’an’daki tehditlerdir. Şimşek ise imandır; Kur’an’daki nurdur. Parmaklarını kulaklarına tıkarlar; yani münafık, Kur’an’ı işittiğinde hoşlanmaz ve kulaklarını kapatır; bu, yıldırım korkusuyla kulaklarını kapatan kimse gibidir. Ölüm korkusuyla; yani nasıl ki yıldırımdan korkarak ölmekten kaçıyorsa, kâfir de Kur’an’dan hoşlanmaz. Oysa kâfir için ölüm, Allah’a ve Kur’an’a küfürden daha hayırlıdır. Allah kâfirleri kuşatmıştır; yani ilmiyle onları kuşatmıştır.

20- Şimşek neredeyse gözlerini kapacak; yani şiddetli ışığıyla gözlerini alacak. Münafığın iman sözünü söylemesi, şimşeğin ışığı gibidir. Ne zaman onlara ışık verse onunla yürürler; yani iman sözünü söylediklerinde onunla ilerlerler ve bir nur bulurlar. Karanlık çökünce dururlar; yani ışık gidince karanlıkta kalırlar ve hidayeti göremezler. Allah dileseydi işitmelerini ve görmelerini giderirdi; bu onların cezası olurdu. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.

21- Ey insanlar; yani münafıklar ve Yahudiler, Rabbinizi birleyin. Sizi yaratan; yani siz hiçbir şey değilken sizi yarattı. Sizden öncekileri de yarattı. Umulur ki sakınırsınız; yani şirkten sakınıp Allah’ı birlersiniz.

22- O, yeri sizin için döşek yaptı; yani bir yaygı. Göğü bina yaptı; yani bir tavan. Gökten su indirdi; yani yağmur. Onunla yerden çeşitli meyveler çıkardı; size rızık olarak. O halde Allah’a ortaklar koşmayın; yani O’na eşler edinmeyin. Siz bunların hepsinin O’nun eseri olduğunu bilirken nasıl başkasına ibadet edersiniz?

23- Yahudilerden bazıları: Bu söz vahye benzemiyor, biz ondan şüphe içindeyiz dediler. Bunun üzerine Allah dedi ki: Eğer indirdiğimiz Kur’an’dan şüphedeyseniz, onun benzeri bir sure getirin. Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın; yani taptığınız ilahlardan yardım isteyin; eğer Muhammed’in bunu kendiliğinden söylediği iddianızda doğru iseniz.

24- Eğer bunu yapamazsanız ve asla yapamayacaksanız, ateşten sakının. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Bu taşlar yerin altında bulunan kükürt gibidir; boyunlarına takılır, ateşle birlikte yanar ve yüzlerine alev vurur. Bu da “Yüzüyle azaptan korunmaya çalışan kimse” (Zümer 24) sözünde olduğu gibidir. Bu ateş kâfirler için hazırlanmıştır; Allah onları bununla korkutmuştur, fakat korkmamışlardır.

25- Bunun üzerine Allah indirdi: İman edenlere ve salih ameller işleyenlere müjde ver ki, onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır; yani bahçeler. Kendilerine oradan bir meyve rızık olarak verildikçe; yani cennetten bir meyve yedirildikçe: Bu, daha önce bize verilen rızıktır derler. Çünkü cennette onlara sabah akşam rızıkları verilir. Dünya sabahı ölçüsünde, inci ve yakuttan tabaklar içinde meyve getirildiğinde ve dünya akşamı ölçüsünde başka bir meyve getirildiğinde, ona bakarlar, renkleri birbirine benzer. Bunun üzerine: Bu, daha önce bize verilen rızıktır derler; yani sabah bize yedirilen budur derler. Fakat ondan yediklerinde tadının, sabah getirilenin tadından başka olduğunu görürler. İşte “kendilerine benzeri getirilmiştir” sözü bunun içindir; yani renklerde birbirine benzer, tatta farklıdır. Orada onlar için tertemiz eşler vardır; cennette ağaçları ve elbiseleriyle birlikte yaratılmışlardır; hayızdan, dışkıdan, idrardan ve bütün pisliklerden temizlenmişlerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır; ölmezler.

26- Allah’ın örnek vermekten çekinmediği bildirildi. Çünkü Allah Kur’an’da örümceği ve sineği zikredince Yahudiler güldüler ve: Bu örnekler buna benzemez, dediler. Bunun üzerine Allah dedi ki: Şüphesiz Allah, bir örnek vermekten çekinmez; yani Allah’ın, yaratıklara bir örnek açıklamasına haya engel olmaz. Bir sivrisineği ve ondan üstün olanı örnek verir. İman edenler; yani Kur’an’ı tasdik edenler, bu örneğin Rablerinden gelen hak olduğunu bilirler. İnkâr edenler; yani Kur’an’ı inkâr eden Yahudiler ise: Allah bununla neyi kastetti, derler. Muhammed bunu kendiliğinden söylüyor, Allah’tan değildir, derler. Bunun üzerine Allah indirdi: Allah bu örnekle insanlardan birçoğunu saptırır; yani Yahudileri. Birçoğunu da hidayete erdirir; yani müminleri. Onunla ancak fasıkları saptırır; yani Yahudileri.

27- Allah haber verdi ve dedi ki: Onlar, Allah’ın ahdini pekiştirilmesinden sonra bozarlar. İlk ahdi bozdular ve Tevrat’ta üzerlerine alınan, Allah’a kulluk etmeleri, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaları ve peygambere iman etmeleri hususundaki sözü bozdular. İsa’yı ve Muhammed’i inkâr ettiler; peygamberlerin bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr ettiler. Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; yani orada günahlarla amel ederler. İşte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir; yani azapta kaybedenlerdir; bunlar Yahudilerdir. Bunun benzeri Ra‘d 25’te geçer: Allah’ın ahdini pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar; işte lanet onlaradır ve kötü yurt onlarındır.

28- Allah’ı, bir ve ortağı olmayan olarak nasıl inkâr ediyorsunuz? Siz ölüler idiniz; yani nutfeler idiniz. Sonra sizi diriltti; yani sizi yarattı. Bu da “Diriyi ölüden çıkarır, ölüyü diriden çıkarır” (Rum 19) sözüdür. Sonra sizi öldürecek; yani diriltildikten sonra öldürecek. Sonra da kıyamet günü ölümden sonra sizi diriltecek. Sonra O’na döndürüleceksiniz; böylece amellerinizin karşılığını verecektir. Yahudiler bunu bilip sustular. Müşrikler ise: Toprak olduktan sonra bizi ölümden sonra kim diriltebilir, dediler.

29- Bunun üzerine Allah indirdi: O, yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi ve onları yaratmaya başladı; yeri de yarattı. Onları yedi gök olarak düzenledi; yani yarattı. Bu, insanın yaratılmasından daha büyüktür. Bu da “Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür” (Gafir 57) sözüdür. O, yaratmadan ve diriltmeden başka her şeyi bilir.

30- Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi. Bu şöyle oldu: Allah melekleri ve cinleri, şeytanlar ve insanlardan önce yarattı. Âdem’i de yarattı. Onları yerin sakinleri yaptı, melekleri de göklerin sakinleri yaptı. Cinler arasında fitne ve haset ortaya çıktı ve savaştılar. Bunun üzerine Allah, dünya seması ehlinden kendilerine cin denilen bir ordu gönderdi. Allah’ın düşmanı İblis de onlardandı. Hepsi ateşten yaratılmışlardı. Onlar cennetin bekçileriydi, başları da İblis’ti. Yeryüzüne indiler. Yerde, gökte yüklendikleri kadar ibadetle yükümlü kılınmadılar. Bu yüzden yerde kalmayı sevdiler. Bunun üzerine Allah onlara vahyetti: Ben, yeryüzünde sizden başka bir halife yaratacağım ve sizi kendime yükselteceğim. Bunu hoş görmediler; çünkü onlar, meleklerin amelde en hafif olanlarıydı. Bunun üzerine dediler ki: Orada bozgunculuk yapacak, yani orada günah işleyecek ve cinlerin yaptığı gibi haksız yere kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz; yani emrinle seni zikrediyoruz. Bu, “Gök gürültüsü O’nu hamdiyle tesbih eder” (Ra‘d 13) sözündeki gibidir; yani emriyle O’nu zikreder. Seni takdis ediyoruz; sana namaz kılıyor ve emrini yüceltiyoruz. Allah dedi ki: Şüphesiz ben sizin bilmediklerinizi bilirim. Yani benim ilmimde siz göğün sakinleri olacaksınız, Âdem ve zürriyeti ise yerin sakinleri olacaktır; onların içinde beni hamdimle tesbih edenler ve bana kulluk edenler olacaktır.

Sonra Âdem’i kırmızı ve beyaz balçıktan, tuzlu ve tatlı topraktan yarattı. Bu yüzden neslinden beyaz, kırmızı ve siyah; mümin ve kâfir çıktı. İblis bu sureti kıskandı ve yanındaki meleklere dedi ki: Daha önce yaratılmışlardan onun sureti gibi bir şey görmediniz; eğer o benden üstün kılınırsa ne yaparsınız? Onlar: Allah’ın emrine işitir ve itaat ederiz, dediler. Allah’ın düşmanı İblis ise içinden şunu gizledi: Eğer Âdem benden üstün kılınırsa ona itaat etmeyeceğim ve onu kaydıracağım. Âdem, şekillendirilmiş çamur olarak kırk yıl bırakıldı. İblis onun arkasından girer, ağzından çıkardı ve: Ben ateşim, bu ise boş bir çamurdur. Ateş çamura üstün gelir, ben de ona üstün geleceğim, derdi. Bu da “Andolsun, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı; müminlerden bir grup dışında ona uydular” (Sebe 20) sözüdür; yani o gün: Ona üstün geleceğim ve onun neslini kuşatacağım, çok azı hariç, sözüne işaret eder.

Sonra ruha: Bu bedene gir, dedi. Ruh: Ey Rabbim, bu karanlık bedene nasıl gireyim, dedi. Bunun üzerine Allah: Ona zorla gir, buyurdu. Ruh ona zorla girdi ve ondan zorla çıkacaktır. Sonra ruh, baş tarafından içine üflendi. Ruh göbek yerine kadar bedende dolaştı; o da oturmak için çabaladı. Bu da “İnsan pek acelecidir” (İsra 11) sözüdür. Ruh bedende dolaşmaya devam etti, ayak parmaklarına kadar ulaştı. Oradan çıkmak istedi fakat bir çıkış bulamadı. Bunun üzerine başa döndü ve burun deliklerinden çıktı. Buradan çıkınca aksırdı ve: Elhamdülillah, dedi. Bu onun ilk sözü oldu. Rabbi de ona karşılık olarak: Allah sana merhamet etsin; seni bunun için yarattım; beni hamdimle tesbih edesin ve beni takdis edesin, buyurdu. Böylece rahmeti Âdem için öne geçti.

31- Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bütün kuşları, dört ayaklıları ve yerin bütün canlılarını topladı. Âdem’e onların isimlerini öğretti. Böylece: Ey Âdem, bu attır, bu katırdır, bu merkeptir, dedi; her hayvanı ve her kuşu ona adıyla öğretti. Sonra onları meleklere sundu; yani o isimlerin sahiplerini, yeryüzündeki meleklere gösterdi. Sonra dedi ki: Eğer yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve kan dökecek olanı yaratacağım sözünüzde doğru iseniz, bunların isimlerini bana haber verin.

32- Melekler dediler ki: Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hikmet sahibisin.

Dedi ki: Ubeydullah bize rivayet etti. Dedi ki: Babam bana rivayet etti. Dedi ki: Huzeyl rivayet etti. Mukatil dedi ki: Allah onlara dedi ki: Henüz yaratılmamış ve sizin görmediğiniz şey hakkında nasıl bilgi iddia ediyorsunuz? Oysa gördüğünüz şey hakkında bile bilmiyorsunuz.

33- Allah Âdem’e dedi ki: Ey Âdem, onlara isimlerini haber ver; yani yeryüzündeki bütün hayvanların ve kuşların isimlerini meleklere bildir. Âdem de bunu yaptı. Âdem onlara isimlerini bildirince Allah dedi ki: Ben size göklerde ve yerde olacak gaybı bilirim demedim mi? Sizin açığa vurduklarınızı da bilirim; yani meleklerin, Rabbe karşı işitme ve itaat göstermelerini bilirim. Gizlediklerinizi de bilirim; yani İblis’in kendi içinde secde konusunda Allah’a isyanı gizlemesini bilirim.

34- Sonra dedi ki: Hani meleklere, yani yakıcı ateşten yaratılanlara, Âdem’e secde edin demiştik de secde ettiler; yalnız İblis secde etmedi. O direndi ve Âdem’e secde etmekten büyüklük tasladı. Allah ona Âdem’e secde etmesini, onda bulunanı bildiği için emretmişti; fakat onun içinde gizlediğini meleklere de ortaya çıkarmak istedi. Bu da: Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten, onu çamurdan yarattın sözü gibidir (A‘raf 12). İblis, Allah’ın ilminde kendileri için bedbahtlık gerekli olan inkârcılardandı; bu yüzden secde etmedi.

35- Dedik ki: Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleşin. Havva cuma günü yaratıldı. Oradan dilediğiniz yerden bol bol yiyin; yani ne zaman ve nereden isterseniz. Fakat şu ağaca yaklaşmayın; yani başağa, o da buğdaydır. Yoksa zalimlerden olursunuz; yani kendinize zulmedenlerden olursunuz.

36- Şeytan onları oradan kaydırdı; yani onları o itaatten kaydırdı. Bu şeytan, İblis’tir. Böylece onları cennette içinde bulundukları hayırdan çıkardı. Biz de: Oradan inin, dedik; yani Âdem, Havva ve İblis inin. Âdem Hindistan’a, Havva Cidde’ye, İblis ise Basra’ya, yani Eyle’ye indirildi. Âdem Serendib denilen bir yerde, Nuz adlı vadide indirildi. Sonra Âdem ile Havva Müzdelife’de buluştular; bu yüzden oraya, orada birleşmeleri sebebiyle Cem‘ denildi. Sonra dedi ki: Birbirinize düşmansınız; yani İblis onlara düşmandır, onlar da İblis’e düşmandır. Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalacak yer ve geçim vardır; yani ecellerinizin sonu olan ölüme kadar bir faydalanma vardır.

37- İblis, Âdem’den önce indirilmişti. Âdem, cuma günü yeryüzüne indikten sonra Rabbinden birtakım kelimeler aldı. Bu kelimeler şudur: Rabbim, bu, beni yaratmadan önce benim için takdir ettiğin bir şey miydi? Böylece bunu işleyeceğim ezelde yazılmış ve beni yarattığında rahmetin bana önceden verilmiş miydi? Allah dedi ki: Evet ey Âdem. Âdem dedi ki: Rabbim, beni kendi elinle yarattın, beni düzgün kıldın, ruhundan üfledin; ben aksırdım ve sana hamd ettim; sen de bana rahmet diledin. Rahmetin gazabını geçmiş miydi? Allah dedi ki: Evet ey Âdem. Âdem dedi ki: Beni cennetten çıkardın ve yeryüzüne indirdin. Eğer tevbe eder ve düzelirsem beni cennete geri döndürür müsün? Allah dedi ki: Evet ey Âdem. Bunun üzerine Âdem ile Havva cuma günü tevbe ettiler ve şöyle dediler: Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz (A‘raf 23). Bunun üzerine Allah onun tevbesini cuma günü kabul etti. Şüphesiz O, kullarının tevbesini çok kabul edendir.

38- Dedik ki: Oradan hepiniz inin; yani cennetten hepiniz, Âdem, Havva ve İblis inin. Onlar indikten sonra Allah onlara vahyetti: Size benden bir hidayet geldiğinde; yani ey Âdem’in soyundan gelenler, size benden açıklama bulunan bir elçi ve bir kitap geldiğinde. Sonra ahirette hidayete uyanın varacağı yeri haber vererek dedi ki: Kim benim hidayetime uyarsa; yani elçime ve kitabıma uyarsa, artık onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

39- Sonra hidayeti terk edenin varacağı yeri haber vererek dedi ki: İnkâr edenler; yani elçilerimi inkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar; yani Kur’an’ı yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidirler; onlar orada ebedî kalacaklardır; ölmezler.

40- Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimeti hatırlayın; yani atalarınıza verdiğim nimeti. Bu nimet, onları Firavun hanedanından kurtardığında, düşmanlarını helak ettiğinde, denizi onlar için yardığında, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdiğinde, gündüz onları güneş sıcağından bulutla gölgelediğinde, ay ışığı olmadığında gece onlara ışık veren bir nur sütunu verdiğinde, taştan on iki pınar fışkırttığında ve içinde her şeyin açıklaması bulunan Tevrat’ı verdiğinde idi. Bunlarla onları kendi kudretine delalet eden şeylerle yönlendirdi ki O’nu birlesinler.

Ahdime vefa gösterin; yani ey Yahudiler. Allah Tevrat’ta onlardan, kendisine kulluk etmeleri, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaları, Muhammed’e, peygamberlere ve kitaba iman etmeleri hususunda söz almıştı. Allah bunu Maide’de haber vererek şöyle dedi: Andolsun Allah, İsrailoğullarından sağlam söz aldı ve içlerinden on iki başkan gönderdik. Allah dedi ki: Ben sizinle beraberim; eğer namazı kılar, zekâtı verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzel bir borç verirseniz (Maide 12). İşte Allah’ın: Ahdime vefa gösterin sözü budur; yani Tevrat’ta size emrettiğim şeye vefa gösterin. Bunu yaptığınız takdirde ben de ahdinize vefa göstereyim; yani size mağfiret ve cennet vereyim. Onlara, kendisine vefa gösterirlerse mağfiret ve cennet vereceğine dair söz verdi. Fakat Muhammed’i ve İsa’yı inkâr ettiler. Bu da şu sözdür: Kötülüklerinizi mutlaka örteceğim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere mutlaka sokacağım (Maide 12). İşte Rabbin onlara vefası budur. Yalnız benden korkun; yani Muhammed konusunda yalnız benden korkun. Onu yalanlayana ateş vardır.

41- Sonra dedi ki: İndirdiğime iman edin; bu, Yahudilerin önderleri olan Kâ‘b b. Eşref ve arkadaşları hakkında indi. Yani Muhammed’e indirdiğim Kur’an’a iman edin; o, yanınızdakini doğrulayıcıdır. Yani sizin yanınızda bulunan şey, Muhammed’in bir peygamber ve elçi olduğunun tasdikidir. Onu ilk inkâr eden siz olmayın; yani Muhammed’i ilk inkâr eden siz olmayın ki bütün Yahudiler sizin ardından onun inkârında size uysun. Onlar inkâr edince Hayber, Fedek, Kurayza ve başkaları da Muhammed’i inkârda onlara uydular. Sonra Yahudi önderlerine dedi ki: Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Çünkü Yahudilerin ileri gelenleri, Muhammed’in Tevrat’taki vasfını gizlediler ve onu avam Yahudilerden de sakladılar. Onların her yıl ekinlerinden ve meyvelerinden bir gelirleri vardı. Eğer Muhammed’e uyacak olsalardı, bu gelir onlardan kesilecekti. Bunun üzerine Allah dedi ki: Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın; yani Muhammed’in gönderilişini gizleyerek, Yahudilerin avamından elde ettiğiniz dünya menfaatini almayın. Sonra onları korkutarak dedi ki: Yalnız benden sakının; yani Muhammed konusunda benden sakının. Onu yalanlayana ateş vardır.

42- Sonra Yahudilere dedi ki: Hakkı batılla karıştırmayın ve hakkı gizlemeyin. Çünkü Yahudiler, Muhammed’in işinin bir kısmını kabul ediyor, bir kısmını da gizliyorlardı ki bu yolla doğru görünmüş olsunlar. Bunun üzerine Allah dedi ki: Hakkı batılla karıştırmayın; yani hakkı batıla katmayın. Bunun benzeri Âl-i İmran ve En‘âm’daki “İmanlarını zulüm ile karıştırmayanlar” (En‘âm 82) sözüdür; yani şirk ile karıştırmayanlar. Hakkı gizlemeyin; yani Muhammed’in işini gizlemeyin. Bile bile; yani Muhammed’in peygamber olduğunu ve vasfının Tevrat’ta bulunduğunu bildiğiniz halde.

43- Yahudilere dedi ki: Namazı vakitlerinde dosdoğru kılın. Zekâtı verin; yani mallarınızdan zekât verin. Rükû edenlerle birlikte rükû edin; yani ey Yahudiler, namaz kılanlarla birlikte namaz kılın; yani Peygamber Muhammed’in ashabından olan müminlerle birlikte.

44- Bu, Yahudilerin, Peygamberin ashabından bazı kimselere: Muhammed haktır, ona uyun ki doğru yolu bulasınız, demeleri üzerine inmiştir. Bunun üzerine Allah Yahudilere dedi ki: İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Yani Muhammed’in ashabına bunu söylüyorsunuz, fakat kendinizi bırakıyor ve ona uymuyorsunuz. Üstelik kitabı okuyorsunuz; yani Tevrat’ı okuyorsunuz, onda Muhammed’in işi ve vasfı açıklanmıştır. Hâlâ akletmeyecek misiniz; yani bunu anlayıp ona uymayacak mısınız?

45- Sonra dedi ki: Ahireti istemek hususunda sabırla yardım isteyin; yani farzlar üzerinde sabredin. Namazla da; yani beş vakit namazı vakitlerinde koruyun. Şüphesiz bu ağır gelir; yani kıblenin Beytülmakdis’ten Kâbe’ye çevrilmesi ağır geldi. Bu durum, Ceddî bin Ahtab, şair Said bin Amr ve başkaları gibi Yahudilere ağır geldi. Sonra istisna ederek dedi ki: Ancak huşû sahiplerine ağır gelmez; yani müminlerden alçak gönüllü olanlara kıblenin çevrilmesi ağır gelmedi.

46- Sonra huşû sahiplerini niteleyerek dedi ki: Onlar, Rableriyle karşılaşacaklarını zannederler; yani kesin olarak bilirler. Bu, ahirette olacaktır. Ve O’na döneceklerini bilirler; böylece Allah onlara amellerinin karşılığını verecektir.

47- Ey İsrailoğulları; yani Medine’deki Yahudiler. Size verdiğim nimeti hatırlayın; yani atalarınıza verdiğim nimeti. Bu nimet, onları Firavun ailesinden kurtardığında, düşmanlarını helak ettiğinde, Tih yurdunda üzerlerine indirdiği hayırlar sırasında ve kendilerine Tevrat’ı verdiğinde gerçekleşmişti. Sizi âlemler üzerine üstün kıldığımı da hatırlayın; yani o zamanın insanları üzerine, İsrailoğulları dışındaki kimselere karşı atalarınızı üstün kıldığımı.

48- Sonra onları korkuttu ve dedi ki: Öyle bir günden sakının ki, hiçbir kimse başka bir kimse adına hiçbir fayda sağlayamaz. Burada kastedilen, ahirette bir kâfir canın başka bir kâfir cana fayda verememesidir. Ondan şefaat kabul edilmez; yani bu kâfir kimseden şefaat alınmaz. Ondan fidye de alınmaz; yani dünya ehlinin birbirinden yaptığı gibi bir bedel kabul edilmez. Onlar yardım da görmezler; yani azaptan korunmazlar.

49- Sonra nimetleri hatırlattı ki Allah’ı birlesinler. Dedi ki: Hani sizi Firavun ailesinden kurtarmıştık; yani sizi Mısır halkından çekip çıkarmıştık. Onlar size azabın kötüsünü tattırıyorlardı; yani size şiddetli azap ediyorlardı. Bu da oğulların boğazlanması ve kadınların sağ bırakılması idi. Çünkü Firavun, erkek çocukların annelerinin kucaklarında boğazlanmasını emretmişti. Sonra azabı açıkladı ve dedi ki: Oğullarınızı annelerinin kucaklarında boğazlıyor ve kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı; yani erkek çocukları öldürüyor, kızları bırakıyorlardı. Firavun, helakinin sebebi olacak bir çocuğun içlerinden çıkmasından korktuğu için onlardan on sekiz bin çocuk öldürmüştü. İşte bunda, yani size anlattığı bu erkek çocukların öldürülmesi ve kızların bırakılmasında, Rabbinizden büyük bir bela vardı; yani büyük bir musibet vardı. O halde Firavun ailesinden sizi kurtardığı zamanki üstünlüğünü hatırlayın.

50- Sizin için denizi yardık; çünkü deniz sağlı sollu iki dağ gibi yarılmıştı, her iki taraf birbirine bakıyordu. Yolun içlerinde de bir kabile ötekini görsün ve kendileri için daha çok güven olsun diye bir yoldan diğerine pencereler açılmıştı. Böylece sizi boğulmaktan kurtardık ve Firavun ailesini, yani Mısır halkı olan Kıptîleri boğduk. Siz bakıp dururken; yani onların ataları bunun hak olduğunu biliyorlardı. Bu da nimetlerdendi.

51- Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik; yani bu süre Zilkade’den otuz gün ve Zilhicce’den on gecedir. Bu buluşma dağda idi; ona Tevrat verilecekti. Musa, İsrailoğullarına Mısır’da demişti ki: “Oradan çıktığımızda size Allah’tan bir kitap getireceğim; onda ne yapacağınız ve nelerden sakınacağınız açıklanacaktır.”

Musa, yetmiş kişi ile birlikte onların yanından ayrılıp kardeşi Harun’u üzerlerine vekil bırakınca, onlar buzağıyı edindiler. “Sonra siz onun ardından buzağıyı edindiniz”; yani Musa’nın dağa gitmesinden sonra.

Musa denizi Muharrem ayının onuncu gününde yarmıştı. İsrailoğulları dediler ki: “Ey Musa! Bize Rabbimizden bir ay içinde kitap getireceğini vaat etmiştin, verdiğin sözü yerine getir.” Bunun üzerine Musa yola çıktı ve Rabbinin emriyle kırk gün sonra döneceğini bildirdi.

Musa dağa yaklaştığında yetmiş kişiye dağın eteğinde kalmalarını emretti. Kendisi dağa çıktı, Rabbi onunla konuştu ve içinde Tevrat bulunan levhaları aldı. Yirmi gün geçince onlar dediler ki: “Musa bize verdiği sözü tutmadı.” Yirmi gün ve yirmi gece saydılar ve “Bu kırk gün oldu” dediler; sonra buzağıyı edindiler.

Allah, Musa’ya dağda bunu haber verdi. Musa dedi ki: “Onlara buzağıyı kim yaptı?” Allah dedi ki: “Samiri yaptı.” Musa dedi ki: “Ona ruhu kim verdi?” Allah dedi ki: “Ben.” Musa dedi ki: “Ey Rabbim! Samiri onları saptırdı ama ona ses veren sensin; demek ki kavmimi sen imtihan ettin.” Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Biz senden sonra kavmini imtihan ettik ve Samiri onları saptırdı.” (Taha 85)

Musa dağdan yetmiş kişinin yanına indi ve olanları onlara bildirdi. Onlar dediler ki: “Biz sana muhalefet etmedik, bize Allah’ı açıkça göster.” Musa dedi ki: “Ben onu görmedim.” Bunun üzerine onlar: “Seni doğrulamayız, onu açıkça görmedikçe” dediler. Bunun üzerine onları yıldırım çarptı ve öldüler.

Sonra Allah onları diriltti. Musa dedi ki: “Ey Rabbim! Ben kavmime ne söyleyeceğim?” Allah onları diriltti.

52- Yani sizi tamamen helak etmedik; buzağı olayından sonra sizi bağışladık ki bu nimete şükredesiniz.

53- Ve hani Musa’ya kitabı verdik, yani Tevrat’ı, ve furkanı verdik; yani hak ile batılın ayrılması olan yardımı, Musa’ya yardım edip Firavun’u helak ettik. Bunun benzeri “iki topluluğun karşılaştığı gün kulumuza indirdiğimiz” (Enfal 41) ayetidir; yani o gün zafer günüdür. Allah müminlere yardım etmiş ve müşrikleri yenilgiye uğratmıştır. “Umulur ki doğru yolu bulursunuz” (Bakara 53) yani Tevrat ile, yani nur ile sapıklıktan kurtulursunuz.

54- Musa kavmine dedi ki: Ey kavmim! Siz buzağıyı ilah edinmekle kendinize zulmettiniz. Yaratıcınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır. Böylece Allah tevbenizi kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri kabul edendir, merhamet edendir.

55- Ve hani siz Musa’ya dediniz ki: Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız. Bunun üzerine sizi yıldırım çarptı, yani ölüm geldi, siz de bakıyordunuz.

56- Sonra sizi ölümünüzden sonra dirilttik ki şükredesiniz .

57- Sizi bulutla gölgelendirdik; Musa’ya kavmi çölde dediler ki: Yapılarımız nerede, güneş sıcağından nasıl korunacağız? Bunun üzerine Allah onlara beyaz bulutu gölge yaptı. Sonra Musa’dan yiyecek istediler, Allah onlara cennet yiyeceği olan men ve selva indirdi. Men, gece ağaçlara inen beyaz, kar gibi ve bal gibi tatlı bir şeydir. Her kişi her gün bir ölçek alırdı ve ertesi güne saklamazdı; cuma günü iki gün için alırlardı çünkü cumartesi çalışmazlardı. Elbiseleri de büyür, yırtılmaz ve kirlenmezdi.

Selva ise kuştur. İsrailoğulları et istediler, Musa Allah’tan istedi. Allah onlara en hafif etli kuşu verdi; gökten bıldırcınlar indirildi. Güney rüzgârı onları topladı. Onlara “temiz olanlardan yiyin” denildi; yani helal olanlardan, “temiz toprakla teyemmüm edin” (Maide 6) ayetinde olduğu gibi. Fakat onlar isyan ettiler, ertesi güne sakladılar, kuruttular, bozuldu. Böylece Allah’a zarar vermediler ama kendilerine zulmettiler. “Onlar bize zulmetmediler fakat kendilerine zulmettiler” (Bakara 57). Bunun benzeri “size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin” (A‘raf 160) ayetidir.

58- Hani size denildi ki: Bu şehre girin; yani İliya. Dilediğiniz yerden bol bol yiyin. Kapıdan secde ederek girin; yani eğilerek girin. “Hıtta” deyin; yani günahlarımızı bağışla. İsrailoğulları çölden çıkıp bu şehre geldiler. Daha önce işledikleri hatadan dolayı bu şekilde emrolundular.

“Günahlarınızı bağışlayalım ve iyilik yapanlara artırırız” (Bakara 58). İyilik yapanlara Allah daha fazla ihsan eder.

59- Zalim olanlar, kendilerine söylenen sözü değiştirdiler; “hıtta” demek yerine başka söz söylediler ve alay ettiler. Emredildiği gibi secde ederek değil, sürünerek girdiler. Bunun üzerine Allah gökten bir azap indirdi; bu azap “rics” yani azaptır. Bunun benzeri “Rabbinizden üzerinize azap ve gazap indi” (A‘raf 71) ayetidir. Bu azabın taun olduğu da söylenir. “Yaptıkları fasıklık sebebiyle” (Bakara 59) bu azap geldi. Bir günde yetmiş bin kişi helak oldu; bu, söyledikleri söz yüzündendi.

60- Hani Musa kavmi için su istedi; onlar çölde: İçmek için suyu nereden bulacağız dediler. Musa Rabbine dua etti. Allah Musa’ya: Asanı taşa vur dedi. Taş hafif ve köşeli idi, vurdu, ondan on iki pınar fışkırdı. On iki kabile idiler; her kabile kendine ait suyu bildi, birbirine karışmadı. “Her topluluk içeceği yeri bildi” (Bakara 60).

Allah buyurdu: Men ve selvadan yiyin, pınarlardan için; bu Allah’ın helal ve temiz rızkıdır. Bunun benzeri “size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin” ifadesidir. “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” (Bakara 60), yani günah işlemeyin. Fakat onlar ertesi güne sakladılar. Bunun benzeri “onda azgınlık etmeyin” (Taha 81) ayetidir. Musa yolculuk yaptığında taşı da yanında taşır, pınarlar ondan akardı.

Sonra dediler: Ey Musa, elbise nerede? Elbiseleri çocuklarla birlikte büyür, eskimez, yırtılmaz ve kirlenmezdi. Gece yolculukta kendilerine ışık veren bir nur sütunu da vardı.

61- Onlar dediler ki: Ey Musa, tek bir yemeğe sabredemeyiz; yani men ve selvaya. Rabbine dua et de bize yerin bitirdiklerinden; sebze, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğan çıkarsın. Musa öfkelendi ve dedi ki: Daha aşağı olanı daha hayırlı olanla mı değiştiriyorsunuz? Yani men ve selvayı bırakıp yer bitkilerini mi istiyorsunuz? “Bir şehre inin, istediğiniz orada vardır”.

Onlara zillet vuruldu; yani cizye, ve yoksulluk; yani fakirlik. Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleridir. Bu da isyan etmeleri ve haddi aşmaları yüzündendir.

62- İman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sâbiîler; bunlar kıbleye yönelir, Zebur okur ve meleklere ibadet eden bir topluluktur. Salman el-Farisi bir rahip topluluğunu anlatınca onlar hakkında hüküm verilmişti. Bunun üzerine Allah, Muhammed’e iman edenler hakkında bu ayeti indirdi.

“Kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel işlerse” yani Allah’ın birliğini kabul eder ve hesap gününü tasdik ederse; “onların mükâfatı Rableri katındadır, onlar için korku yoktur ve üzülmezler” (Bakara 62). Yani azaptan korkmazlar ve ölüm anında üzülmezler.

63- Sizden Tevrat hakkında söz alındı; onunla amel etmeniz istendi. İçindeki hükümleri görünce kabul etmek istemediler. Bunun üzerine Allah dağı başlarının üstüne kaldırdı. “Dağı üzerlerine kaldırdık”.

Bunun benzeri “dağı üzerlerine gölge gibi kaldırdık ve üzerlerine düşeceğini sandılar” (A‘raf 171) ayetidir. Bunun üzerine kabul ettiler.

“Size verdiğimizi kuvvetle tutun” yani ciddiyetle ve devamlılıkla. “İçindekini hatırlayın” yani hükümleri koruyun. “Umulur ki sakınırsınız” (Bakara 63), yani günahlardan kaçınırsınız.

64- Bundan sonra yüz çevirdiniz; yani haktan uzaklaştınız. Eğer Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, ahirette ziyana uğrayanlardan olurdunuz.

65- Cumartesi günü balık avlayanları bilirsiniz. O gün avlanmak onlara haramdı. Yıllarca mühlet verildi, sonra Allah onları maymuna çevirdi. “Onlara aşağılık maymunlar olun dedik” (Bakara 65), yani hor ve aşağılık halde.

66- Bu cezayı, önceki günahlarına ve sonraki nesillere ibret yaptık. Onların yaptığı kötü çığırdan sonra gelenler de etkilendi. Bu, bir ibret ve cezadır.

“Takva sahiplerine öğüt olsun diye” (Bakara 66). Yani bu ümmet uyarılır: İsrailoğulları gibi haramı helal saymayın, yoksa onlara gelen azap size de gelebilir.

67- Musa kavmine dedi ki: Allah size bir inek kesmenizi emrediyor. Bu olay Mısır’da, denizden önce oldu. İki kardeş vardı; amcaoğullarını öldürdüler ki mirasına sahip olsunlar. Gece öldürüp cesedi iki köy arasına attılar. Sabah olunca iki taraf da suçu birbirine attı. Musa’ya gelip: Eğer peygambersen katili bize bildir dediler.

Musa dua etti, Cebrail geldi ve bir inek kesmelerini emretti. Musa dedi ki: Allah size bir inek kesmenizi emrediyor; onun bir parçasıyla ölüye vuracaksınız, dirilecek ve katilini söyleyecek. Ölenin adı Âmil idi.

Onlar bunu alay sandılar ve dediler: Bize katili söylemeni istiyoruz, sen ise inek kesmemizi emrediyorsun. Bunun üzerine dediler: “Bizimle alay mı ediyorsun?” Musa da: “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım” (Bakara 67) dedi. Bununla Musa’nın alay etmediğini anladılar.

68- Onlar dediler: Rabbine dua et, onun ne olduğunu açıklasın. Musa dedi: Allah şöyle diyor: O ne yaşlı ne de gençtir, ikisi arasında orta bir yaştadır. Size emredileni yapın.

69- Onlar tekrar dediler: Rabbine dua et, rengini açıklasın. Musa dedi: Allah diyor ki: O parlak sarı renktedir, bakanları sevindirir (Bakara 69). Kendilerini zorlaştırdılar, Allah da işi zorlaştırdı. Eğer başta herhangi bir inek kesselerdi yeterli olacaktı.

70- Onlar dediler: İnekler bize karışık geldi. Rabbine dua et açıklasın. “İnşallah doğruyu buluruz” (Bakara 70). Eğer “inşallah” demeselerdi hiç bulamazlardı. Bu sözle doğruya yöneldiler.

71- Musa dedi: Allah diyor ki: O, boyunduruk altında çalıştırılmamış, toprağı sürmeyen ve ekin sulamayan bir inektir. Kusursuzdur, üzerinde başka renk yoktur. Dediler: İşte şimdi gerçeği getirdin.

İneği bir kadında buldular, çok yüksek bir bedelle satın aldılar. Kestiler. Musa dedi: Bir parçasını alın ve ölüye vurun. Sağ uyluğuyla vuruldu, dirildi ve katillerin amcaoğulları olduğunu söyledi, sonra tekrar öldü. “Onu kestiler ama neredeyse yapmayacaklardı” (Bakara 71).

72- Bir can öldürdünüz ve hakkında tartıştınız. Herkes suçu diğerine attı. “Allah gizlediğinizi açığa çıkaracaktır” (Bakara 72). Yani katili ortaya çıkaracaktır.

73- Allah dedi ki: Onun bir parçasıyla vurun. Böylece Allah ölüleri diriltir. Bu, Allah’ın bir mucizesidir. “Size ayetlerini gösterir ki aklınızı kullanasınız” (Bakara 73). Çünkü içlerinden bazıları dirilmeyi inkâr ediyordu.

74- Bundan sonra kalpleriniz katılaştı; öyle ki ölü dirildiği halde yine inkâr ettiniz. Kalpler taş gibi hatta daha katı oldu.

Allah buyurdu: Taşlardan öylesi vardır ki içinden nehirler çıkar, öylesi vardır ki yarılır ve su çıkar, öylesi de Allah korkusuyla yuvarlanır. Ama İsrailoğulları ne korkar ne yumuşar.

“Allah yaptıklarınızdan gafil değildir” (Bakara 74). Yani yaptığınız günahların hepsini bilmektedir.

75- Ey Muhammed, onların sana iman etmelerini mi umuyorsun? Bunlar Medine Yahudileridir. Oysa onlardan bir grup Musa zamanında Allah’ın kelamını işitiyordu.

Bu, Musa’nın seçtiği yetmiş kişi idi; “Allah’ı açıkça bize göster” dediler (Bakara 55). Allah onları öldürdü, sonra diriltti. Dediler ki: Sen Rabbini görmedin ama sesini işittin, bize de işittir.

Allah onlara şart koştu: üç gün hazırlanıp dağa gelsinler. Bulut geldi, nur gördüler ve ses işittiler. Allah onlara: Ben sizin Rabbinizim, benden başka ilah yoktur dedi. Bunu işitince bayıldılar, sonra dediler ki: Biz buna dayanamıyoruz, sen bizimle Rabbin arasında ol.

Bundan sonra Musa’ya vahiy geldi, o da onlara iletti. Başta: işittik ve itaat ettik dediler, fakat sonra bazıları sözü değiştirdi ve: gücünüz yetmezse bazılarını yapın dediler.

İşte bu yüzden: “Onlardan bir grup Allah’ın kelamını işitir, sonra anladıktan sonra bile bile tahrif ederdi”.

76- Yahudiler müminlerle karşılaştıklarında: Muhammed’e iman ettik derlerdi. Müslüman biri Yahudi akrabasına: Onu kitabınızda buluyor musunuz diye sorar, onlar da: Evet, onun peygamberliği haktır derlerdi.

Bunu Yahudi liderleri duyunca gizlice dediler: Allah’ın size açıkladığını, yani Tevrat’taki Muhammed bilgisini onlara mı söylüyorsunuz ki size karşı delil olsun?

“Onlara mı anlatıyorsunuz ki bununla size karşı delil getirsinler?” (Bakara 76). “Akletmiyor musunuz?” yani bunun aleyhinize olduğunu anlamıyor musunuz?

77- Allah buyurdu: Onlar bilmiyor mu ki Allah gizlediklerini de açıkladıklarını da bilir?

Gizlice: Muhammed’i anlatmayın diyorlar, açıkta ise: Biz onu kitabımızda buluyoruz diyorlar. Allah her ikisini de bilmektedir.

78- Onlardan bir kısmı ümmidir; Tevrat’ı bilmezler. Sadece Yahudi âlimlerinin anlattıklarına uyarlar. “Sadece kuruntular” yani başkalarından duydukları şeylerdir.

“Onlar sadece zannederler” (Bakara 78). Yani kesin bilgiye sahip değillerdir.

79- Yahudi âlimleri Tevrat’tan Muhammed’in vasfını sildiler, yerine başka şeyler yazdılar ve: Bu Allah katındandır dediler.

Bunu dünyalık elde etmek için yaptılar. Halktan her yıl mal alıyorlardı. Eğer Muhammed’e iman etselerdi bu menfaat kesilecekti.

“Ellerinin yazdığından dolayı vay onların haline” (Bakara 79) yani değiştirdikleri için. “Kazandıklarından dolayı vay onların haline” yani bu yalanla elde ettikleri kazançtan dolayı.

80- Yahudiler dediler ki: Ateş bize sadece sayılı günler dokunur. Yani atalarımızın buzağıya taptığı kırk gün kadar.

Allah buyurdu: De ki: Allah’tan bir söz mü aldınız ki O sözünden dönmez? Yoksa bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz? (Bakara 80)

Gerçekte böyle bir söz yoktur. Azap bitince melekler diyecek ki: Süre bitti ama azap devam ediyor. Böylece ebedi kalacaklarını anlayacaklardır.

81- Yahudiler “ateş bize sadece sayılı günler dokunur” deyince Allah onları yalanladı. “Hayır, kim bir kötülük kazanır” yani şirk işler ve günahı onu kuşatır, yani o hal üzere ölürse; “işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalırlar” (Bakara 81), yani asla ölmezler.

82- Sonra müminlerin durumunu açıkladı: “İman eden ve salih amel işleyenler cennet ehlidir, orada ebedî kalırlar” (Bakara 82), yani asla ölmezler.

83- İsrailoğullarından söz alındı: Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya iyilik edeceksiniz, akrabaya bağ kuracaksınız, yetime ve miskine yardım edeceksiniz, yolcuya iyilik edeceksiniz.

“İnsanlara güzel söz söyleyin” yani doğru söz söyleyin. Bunun benzeri “Rabbiniz size güzel bir vaat vaat etmedi mi?” (Taha 86) ayetidir.

Namazı vaktinde kılın ve zekât verin. Sonra yüz çevirdiniz; Muhammed’in peygamberliğini kabul etmediniz. Ancak Abdullah bin Selam ve bazıları iman etti. “Azınız hariç”.

84- Tevrat’ta sizden söz alındı: Birbirinizi öldürmeyecek ve yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız. “Bunu kabul ettiniz ve şahitlik ediyorsunuz”.

85- Ey Medine Yahudileri, siz birbirinizi öldürüyor ve bir kısmınızı yurtlarından çıkarıyorsunuz. Günah ve zulümde birbirinize yardım ediyorsunuz.

Tevrat’ta esirleri kurtarmanız emredilmişti; bunu yapıyorsunuz ama yurtlarından çıkarmayı da yapıyorsunuz. “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”.

Bunun cezası dünyada rezilliktir: Kurayza’nın öldürülmesi ve esir alınması, Nadir’in sürgün edilmesi gibi. Ahirette ise daha şiddetli azap vardır. “Allah yaptıklarınızdan gafil değildir” (Bakara 85).

86- Onlar dünya hayatını ahirete tercih ettiler; halktan elde ettikleri menfaatler uğruna. “Onların azabı hafifletilmez ve yardım edilmez”.

87- Musa’ya Tevrat verildi, ardından peygamberler gönderildi. İsa’ya mucizeler verildi: körü ve alacalıyı iyileştirmek, ölüleri diriltmek. “Onu Ruhul Kudüs ile destekledik” yani Cebrail ile.

Her peygamber size hoşunuza gitmeyen şey getirdiğinde kibirlendiniz. Bir kısmını yalanladınız (İsa ve Muhammed gibi), bir kısmını öldürdünüz (Zekeriya ve Yahya gibi).

88- Yahudiler dediler ki: Kalplerimiz kapalıdır, söylediklerini anlamayız. Bu, peygamberin sözünü reddetmek içindi.

Allah buyurdu: “Hayır, Allah onları inkârları sebebiyle lanetledi” (Bakara 88), yani kalplerini mühürledi. Bu yüzden çok azı iman eder.

Bunun benzeri “ancak pek az iman ederler” (Nisa 155) ayetidir.

89- Onlara Allah katından bir kitap geldi, yani Muhammed’in Kur’an’ı. Bu kitap, Tevrat’takini doğrulayıcıydı; çünkü Muhammed ve Kur’an Tevrat’ta yazılıydı. Bu ayet Medine Yahudileri hakkında indi.

Onlar daha önce, Muhammed gönderilmeden önce, müşrik Araplara karşı onunla zafer isterlerdi. “Eğer fetih istiyorsanız…” (Enfal 19) ayetindeki gibi; yani Muhammed’in gelişiyle yardım isterlerdi. Arap kabilelerine karşı savaşırken şöyle derlerdi: “Kitabımızda bulduğumuz peygamber hakkı için bize yardım et.”

Fakat Allah Muhammed’i İsrailoğullarından değil Araplardan gönderince, onu tanıdıkları hâlde inkâr ettiler. “Tanıdıkları şey gelince onu inkâr ettiler” (Bakara 89). Bu yüzden Allah’ın laneti onların üzerinedir.

90- Kendilerini kötü bir şey karşılığında sattılar; yani dünyadan elde ettikleri az bir menfaat için. Bu, Allah’ın indirdiği Kur’an’ı inkâr etmeleridir.

Bunu hasetlerinden yaptılar; çünkü peygamberliğin Araplardan birine verilmesini kıskandılar. “Allah’ın lütfundan dilediğine indirmesi” (Bakara 90) yani Muhammed’e.

Böylece gazap üstüne gazap kazandılar: İsa’yı inkâr ettikleri için bir gazap, Muhammed’i inkâr ettikleri için bir gazap daha. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır.

91- Onlara “Allah’ın indirdiğine iman edin” denildiğinde, “Biz sadece bize indirilen Tevrat’a iman ederiz” derler. Ondan sonrasını, yani İncil’i ve Kur’an’ı inkâr ederler.

Oysa Kur’an haktır ve ellerindekini doğrular. “Yanlarındakini doğrulayıcıdır” (Bakara 91).

Allah Peygambere şöyle dedi: “Eğer iman ediyorsanız, neden daha önce peygamberleri öldürdünüz?” Çünkü peygamberler mucizeler ve kurbanlarla gelmişti. Eğer doğruysanız, onları neden öldürdünüz?

92- Musa size dokuz mucize ile geldi. Sonra o dağa gittikten sonra buzağıyı ilah edindiniz. “Siz zalimlerdiniz” (Bakara 92), yani kendinize zulmettiniz.

93- Sizden Tevrat üzerine söz alındı. Onu kabul etmediklerinde dağ başlarının üzerine kaldırıldı. Bunun benzeri: “Dağı üzerlerine kaldırdık…”.

“Size verdiğimizi kuvvetle alın” yani ciddiyetle ve devamlılıkla. Musa dedi ki: dinleyin.

Onlar dediler: “Dinledik ve isyan ettik.” Yani sadece korkudan kabul ettik ama uygulamayacağız.

“Kalplerine buzağı sevgisi içirildi” (Bakara 93), yani buzağı sevgisi kalplerine yerleşti. Bu yüzden Allah dedi: “İmanınız size ne kötü şey emrediyor!”

94- Yahudiler “Biz Allah’ın dostlarıyız” dediler. Allah Peygambere dedi ki: “Eğer cennet sadece size aitse, ölümü isteyin” (Bakara 94). Çünkü gerçekten Allah’ın dostu olan kişi cenneti ister.

95- Onlar asla ölümü istemezler; yaptıkları günahlar yüzünden. “Allah zalimleri bilendir”.

Peygamber şöyle dedi: “Eğer ölümü isteselerdi, daha yerlerinden kalkmadan boğulup ölürlerdi.”

96- Onlar insanların en çok yaşama hırsı olanlarıdır, hatta müşriklerden bile daha fazla.

Her biri bin yıl yaşamayı ister. Fakat bu, onu azaptan kurtarmaz. “Allah yaptıklarını görmektedir”.

97- Yahudiler dediler ki: “Cebrâil bizim düşmanımızdır. Peygamberliği bizim içimizde olması gerekirken başkasına verdi.”

Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Kim Cebrâil’e düşman ise…” (Bakara 97), yani Yahudiler.

Çünkü Cebrâil onu senin kalbine Allah’ın izniyle indirdi. Yani Kur’an’ı sana okudu ve kalbini onunla sağlamlaştırdı. Bunun benzeri: “Onu güvenilir ruh indirdi, kalbine…” (Şuara 193-194).

“Öncekileri doğrulayıcıdır” yani Kur’an, kendinden önceki kitapları doğrular.

“Hidayettir” yani sapıklıktan kurtuluş rehberidir.

“Müminler için müjdedir” (Bakara 97).

98- Yahudiler, meleklerden Cebrâil’e, peygamberlerden Muhammed ve İsa’ya düşmanlık ettiler.

Bu yüzden Allah buyurdu: “Kim Allah’a, meleklerine ve peygamberlerine düşman olursa…” (Bakara 98).

Cebrâil ve Mîkâil’i de özellikle zikretti.

“Allah kâfirlerin düşmanıdır” (Bakara 98), yani Yahudilerin.

99- Sana indirilen ayetler Kur’an’dır.

“Apaçıktır” yani içindeki helal ve haram hükümleri açıktır.

Onları ancak fasıklar inkâr eder (Bakara 99), yani Yahudiler.

100- Onlar Peygamber ile yaptıkları her anlaşmayı bozdular.

“İçlerinden bir grup onu bozdu” (Bakara 100), yani Yahudilerden bir topluluk.

“Çoğu iman etmez” yani Kur’an’ın Allah’tan geldiğini tasdik etmezler.

101- Onlara Allah tarafından bir peygamber geldi, yani Muhammed.

Bu peygamber, onların yanındaki Tevrat’ı doğruluyordu.

Fakat kitap verilenlerden bir grup, yani Yahudiler, Allah’ın kitabını arkalarına attılar.

Yani Tevrat’taki Muhammed’in vasfını gizlediler ve açıklamadılar.

“Sanki bilmiyorlarmış gibi” (Bakara 101).

Bu ayet Ka‘b b. Eşref, Ka‘b b. Esed, Ebu Yâsir b. Ahtab ve benzerleri hakkında indi.

102- Yahudiler, Süleyman zamanında şeytanların okuduklarına uydular.

Şeytanlar sihir içeren bir kitap yazıp Süleyman’ın tahtının altına gömdüler. Süleyman ölünce onu çıkarıp dediler ki: “Süleyman bu kitapla hükmetti.”

Allah Süleyman’ı temize çıkardı: “Süleyman inkâr etmedi” (Bakara 102).

Fakat şeytanlar inkâr etti ve insanlara sihir öğretti.

Yahudiler peygamberlerin kitabını bırakıp sihre yöneldiler.

Ayrıca Babil’de Hârût ve Mârût’a indirilenlere uydular.

Bu iki melek, kimseye öğretmeden önce şöyle derdi: “Biz bir imtihanız, sakın inkâr etme.”

Buna rağmen insanlar onlardan öğrenir ve karı ile kocanın arasını açacak şeyler yapardı.

“Allah’ın izni olmadan zarar veremezler” (Bakara 102).

Onlar kendilerine zarar verecek şeyi öğreniyorlardı, fayda vereni değil.

Yahudiler biliyordu ki sihri tercih edenin ahirette nasibi yoktur. Bunun benzeri: “Onların ahirette nasibi yoktur” (Âl-i İmran 77) ve “Nasipleriyle faydalandılar” (Tevbe 69).

“Kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar” (Bakara 102).

103- Sonra Yahudilere dedi ki: Eğer onlar Muhammed’i tasdik etseler ve şirkten sakınsalardı, Allah katındaki sevap onlar için sihir ve küfürden daha hayırlı olurdu. “Sevap” ifadesi (Maide 60) ayetinde geçtiği gibi mükâfat anlamındadır.

104- Müminler peygambere “râinâ” diyorlardı; bu söz Arapçada “bizi gözet” anlamına gelirken Yahudilerin dilinde hakaret anlamı taşıyordu. Yahudiler bunu duyunca aynı kelimeyi peygambere karşı hakaret olarak kullandılar. Bunun üzerine Allah müminleri uyardı: “Râinâ” demeyin, “Unzurnâ” deyin. Yani peygambere “bizi dinle, bize bak” anlamında doğru ifade kullanın. “Dinleyin” emri ise size emredileni işitip yerine getirmeniz içindir. Kâfirler, yani Yahudiler için acı verici bir azap vardır.

105- Kitap ehli kâfirleri ve müşrikler, size Rabbinizden bir hayır (vahiy, İslam) indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini dilediğine verir; bu rahmet İslam dinidir (İnsan 31). Allah büyük lütuf sahibidir ve bu lütfu müminlere vermiştir.

106- Bir ayeti değiştirir veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını ya da benzerini getiririz. Bu, hükümlerin değiştirilmesi ve nesih ile ilgilidir. Kâfirler Kur’an’ın peygamber tarafından uydurulduğunu söyleyince Allah bu ayeti indirdi ve her şeye kadir olduğunu bildirdi; nesih ve hükümleri değiştirme kudreti yalnız O’na aittir.

107- Allah göklerin ve yerin sahibidir; dilediği gibi hükmeder, bir emir verir sonra başka bir emir verir. Sizin Allah’tan başka size fayda sağlayacak bir dostunuz ve sizi O’ndan engelleyecek bir yardımcınız yoktur. Bu, “Kur’an Allah’tan değildir, Muhammed onu kendiliğinden söylüyor” diyenlerin sözüne karşıdır (Tevbe 74), (Nahl 101).

108- Yani siz Muhammed’den Rabbinizi açıkça göstermenizi mi istiyorsunuz; tıpkı İsrailoğullarının Musa’ya “Bize Allah’ı açıkça göster” (Bakara 55) demeleri gibi. Kim imanı bırakıp küfrü tercih ederse doğru yolun ortasını kaçırmış olur (Kasas 22).

109- Kitap ehlinden bir grup —bunlardan bazıları Fınhâs ve Zeyd b. Kays’tır— Uhud savaşından sonra Huzeyfe ve Ammar’ı dinlerine çağırdılar ve şöyle dediler: “Sizin başınıza Uhud’da gelenlerden sonra bizim dinimiz sizin dininizden daha hayırlıdır ve biz sizden daha doğru yoldayız.”

Ammar onlara dedi ki: “Sizde ahde vefa nasıldır?” Dediler ki: “Zordur.” Ammar dedi ki: “Ben Rabbime Muhammed’i inkâr etmemeye ve onun dininden başka bir dine uymamaya söz verdim.” Yahudiler dediler ki: “Ammar sapmış ve hidayetten çıkmıştır.” Sonra Huzeyfe’ye dediler: “Sen de bize uymaz mısın?” Huzeyfe dedi ki: “Allah benim Rabbim, Muhammed benim peygamberim, Kur’an benim rehberimdir. Rabbime itaat ederim, peygamberime uyarım ve Allah’ın kitabıyla amel ederim.”

Sonra peygambere gelip durumu anlattılar. Peygamber onlara: “Ne cevap verdiniz?” dedi. Onlar da söylediler. Bunun üzerine peygamber: “Doğru yaptınız ve kurtuluşa erdiniz” dedi.

Bunun üzerine Allah müminleri uyararak şu ayeti indirdi: Kitap ehlinden birçok kişi, hak kendilerine açıkça belli olduktan sonra —Tevrat’ta Muhammed’in peygamber olduğunu ve dininin İslam olduğunu bildikleri halde— sırf içlerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan döndürmek isterler.

Sonra Allah buyurdu: “Affedin ve yüz çevirin.” Yani onları bırakın ve onlardan uzak durun. Bu, Allah’ın emri gelinceye kadardır.

Allah’ın emri geldi: Kurayza Yahudileri öldürüldü ve esir alındı; Nadir Yahudileri ise Medine’deki evlerinden ve bahçelerinden çıkarılarak Şam tarafındaki Ezriat ve Eriha’ya sürüldü.

“Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” yani öldürmeye ve sürgün etmeye kadirdir.

110- Namazı vakitlerinde tam olarak kılın ve mallarınızın zekâtını verin. Sadaka ve hayır olarak kendiniz için ne gönderirseniz onu Allah katında bulursunuz. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

111- Yahudiler ve Hristiyanlar, cennetin sadece kendi dinlerinde olanlara ait olduğunu söylediler. Allah bunun onların boş temennileri olduğunu bildirdi. Peygambere, “Eğer doğruysanız Tevrat ve İncil’den delilinizi getirin” demesi emredildi.

112- Allah onları yalanladı ve bildirdi ki cennete giren, dinini Allah’a samimiyetle teslim eden ve amelinde ihsan sahibi olan kimsedir. Onlar için ölüm anında korku yoktur ve üzülmezler.

113- Yahudiler Hristiyanların din üzere olmadığını, Hristiyanlar da Yahudilerin din üzere olmadığını söylediler. Oysa her ikisi de Tevrat ve İncil’i okumaktadır. Mekke müşrikleri de aynı şekilde Muhammed ve ashabı hakkında “bir şey üzere değiller” dediler. Allah kıyamet günü aralarındaki ihtilaf hakkında hüküm verecektir.

114- Bu ayet Rumlardan Tıyahus b. Bablis ve beraberindekiler hakkında nazil oldu. Onlar Beytülmakdis’te ibadeti engellediler, Yahudileri öldürdüler, esir aldılar, mabedi yıktılar, içine pislikler attılar ve orada domuz kestiler. Daha sonra yine başka bir Rum hükümdarı mabedi yıktı. Bu yer, Müslümanlar zamanında, Ömer döneminde imar edildi. Onların o mescitlere korku içinde girmeleri gerekir. Dünyadaki zilletleri; öldürülmeleri, esir alınmaları ve şehirlerinin fethedilmesidir. Ahirette ise büyük azap vardır.

115- Müminlerden bazıları yolculukta iken bulutlu bir günde kıbleyi şaşırarak farklı yönlere namaz kıldılar. Sonra Medine’ye gelip durumu anlattılar. Bunun üzerine bu ayet indirildi. Doğu ve batı Allah’ındır; hangi yöne dönerseniz Allah oradadır. Bu, kıbleyi bilmeden yapılan ibadetin kabul edildiğini gösterir. Allah geniştir ve niyetleri bilendir.

116- Bu ayet Necran Hristiyanları hakkında indi. Onlar “İsa Allah’ın oğludur” dediler. Allah bunu reddetti ve kendini yüceltti. Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur; İsa da dâhil hepsi O’nun kuludur ve O’na boyun eğmiştir.

117- Allah gökleri ve yeri yoktan yaratmıştır. Bir şeyin olmasını dilediğinde sadece “ol” der ve o şey olur. İsa’nın babasız yaratılması da bu şekildedir; Allah ona “ol” dedi ve oldu.

118- Rablerinin birliğini bilmeyenler, yani Arap müşrikleri peygambere dediler ki: “Allah bizimle konuşsa ya da senin peygamber olduğuna dair bir ayet gelse!” Onlardan önce gelenler de aynı şeyi söylemişti; İsrailoğulları Musa’ya “Bize Allah’ı açıkça göster” demişlerdi (Nisa 153). Ayetleri görüp Allah’ın kelamını işittikleri halde onu değiştirdiler. Bunlar da onlar gibidir. Kalpleri birbirine benzemiştir. Allah ayetleri kesin inananlar için açıkça beyan etmiştir.

119- Seni boşuna değil, hak ile gönderdik; cennetle müjdeleyici ve cehennemle uyarıcı olarak. Cehennem ehlinin hesabı sana ait değildir; Allah onları zaten saymıştır.

120- Medine Yahudileri ve Necran Hristiyanları, peygamberi kendi dinlerine çağırdılar ve kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia ettiler. Allah buyurdu: “Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.

121- Bu, Tevrat’a iman eden Abdullah b. Selam ve arkadaşları hakkındadır. Onlar kitabı gereği gibi okurlar; yani Tevrat’taki Muhammed’in vasfını değiştirmezler. Onlar Muhammed’e iman ederler. Kim onu inkâr ederse hüsrana uğrayanlardır.

122- Bu üstünlük, onların atalarının zamanındaki üstünlüktür; kendilerine verilen nimetler (men, selva, bulut, taş mucizesi) sebebiyledir.

123- Kıyamet gününden korkun. Hiçbir kâfir başka bir kâfire fayda sağlayamaz. Fidye kabul edilmez, hiçbir şefaat fayda vermez ve onlar azaptan kurtarılamazlar.

124- “Hani Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti; o da onları tamamlamıştı. Allah dedi ki: Seni insanlara imam yapacağım. İbrahim dedi ki: Soyumdan da. Allah dedi ki: Benim ahdim zalimlere erişmez.”
İbrahim çeşitli sözlerle ve imtihanlarla denendi: “Rabbim burayı güvenli kıl” (Bakara 126), “Bizi sana teslim olanlardan eyle” (Bakara 128), “İçlerinden bir peygamber gönder” (Bakara 129), “Ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım” (En’am 78), “Yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim” (En’am 79), ateşe atılması, oğlunu kurban etmeye kalkması, “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut” (İbrahim 35), “İnsanların gönüllerini onlara meylettir” (İbrahim 37), “Rabbimiz kabul buyur” (Bakara 127) gibi. Allah bunları tamamladıktan sonra onu insanlara önder yaptı. İbrahim soyundan da önderlik istedi. Allah, soyunda zalimler bulunduğunu ve zalimlerin bu ahde erişemeyeceğini bildirdi.

125- Kâbe insanlar için tekrar tekrar döndükleri bir yer kılındı. Oraya her yıl gelip ihtiyaçlarını giderirler. Oraya giren, cahiliye döneminde de sığınan kimse güvende olurdu. Kim bir suç işleyip oraya sığınırsa, orada dokunulmaz; çıkınca cezası uygulanır. İbrahim’in makamı namaz yeri kılındı; onu öpmek ya da sürmek emredilmedi. Kâbe’de üç yüz altmış put vardı; peygamber onları kırdı. Allah, İbrahim ve İsmail’e evi putlardan temizlemelerini emretti ki tavaf edenler, orada kalanlar ve namaz kılanlar için temiz olsun.

126- İbrahim Mekke’nin güvenli olmasını istedi; Allah bunu kabul etti. Rızık konusunda ise İbrahim sadece müminler için istedi. Allah, kâfirleri de dünyada rızıklandıracağını, fakat bunun geçici olduğunu ve sonunda onları ateşe sürükleyeceğini bildirdi.

127- Kâbe’nin temelleri tufandan sonra yükselmişti. İbrahim ve İsmail onu yeniden inşa ettiler. İnşa bittikten sonra Allah’tan bunu kabul etmesini istediler.

128- İbrahim ve İsmail Allah’a tam teslimiyet istediler ve soylarından da böyle bir ümmet dilediler. Allah onlara ibadetleri öğretti; Cebrail gelip onlara hac ve ibadet yerlerini gösterdi.

129- İbrahim ve İsmail soylarından bir peygamber istediler. Bu peygamber Muhammed’dir. O, insanlara ayetleri okur, kitabı öğretir, helal ve haramı bildirir ve onları şirkten temizler. Bu dua daha sonra “O, ümmilere içlerinden bir peygamber gönderdi…” (Cuma 2) ayetiyle gerçekleşti.

130- İbrahim’in dininden, yani İslam’dan ancak kendine zarar veren kimse yüz çevirir. O, dünyada peygamberlik ve risaletle seçildi ve ahirette de salihlerdendir.

131- Allah İbrahim’e: Teslim ol, yani ihlasla boyun eğ, dedi. O da: Âlemlerin Rabbine teslim oldum, dedi.

132- İbrahim bu teslimiyeti oğullarına vasiyet etti: İsmail, İshak, Medyen ve Medyen’e. Yakub da oğullarına aynı vasiyeti yaptı ve dedi ki: Allah sizin için bu dini seçti; sakın Müslüman olmadan ölmeyin.

133- Yahudiler Yakub’un oğullarına Yahudiliği vasiyet ettiğini iddia edince Allah bunu yalanladı. Yakub ölüm anında oğullarına sordu: Benden sonra neye kulluk edeceksiniz? Onlar da: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahına, tek olan Allah’a kulluk edeceğiz ve biz ona teslim olanlarız, dediler.

134- İbrahim, Yakub ve onların soyundan gelenler bir topluluktu, gelip geçtiler. Onların amelleri kendilerine aittir, sizin amelleriniz de size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmazsınız.

135- Yahudilerin ve Hristiyanların ileri gelenleri müminlere: Bizim dinimize girin, doğru yol ancak bizim dinimizdir, dediler. Allah bunu yalanladı ve buyurdu ki: Doğru yol, İbrahim’in dini olan İslam’dır. O, Allah’a ihlasla yönelen biriydi ve müşriklerden değildi.

136- Allah müminlere emretti: Allah’ın birliğine iman ettik deyin. Bize indirilen Kur’an’a, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve onların soyuna indirilenlere, Musa’ya verilen Tevrat’a, İsa’ya verilen İncil’e ve diğer peygamberlere verilenlere iman ettik deyin. Onların arasında ayrım yapmayız; biz Allah’a teslim olanlarız.

137- Eğer ehli kitap, sizin iman ettiğiniz gibi bütün peygamberlere ve kitaplara iman ederse doğru yolu bulurlar. Eğer yüz çevirirlerse, onlar ayrılık ve sapkınlık içindedirler. Allah sana karşı onlara yeter. O işitendir, bilendir.

138- Allah’ın dini, yani İslam en güzel dindir. Allah’ın boyasından daha güzel bir boya yoktur. Biz yalnızca ona kulluk ederiz.

139- Onlara de ki: Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz? O hem bizim hem sizin Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Biz ona ihlasla bağlıyız.

140- Yahudiler ve Hristiyanlar, İbrahim ve soyunun kendi dinlerinde olduğunu iddia ettiler. Allah bunu yalanladı ve dedi ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı? Ellerindeki gerçeği gizleyenlerden daha zalim kimse yoktur. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

141- İbrahim, Yakub ve onların soyundan gelenler bir topluluktu, gelip geçtiler. Onların amelleri kendilerine aittir, sizin amelleriniz de size aittir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulmazsınız.

142- “İnsanlardan birtakım beyinsizler” hakkında:
Bu, Peygamber ve ashabının Mekke’de sabah iki rekât, akşam iki rekât namaz kılmalarıyla ilgilidir. Peygamber gece semaya çıkarıldığında beş vakit namaz emredildi. Böylece iki rekât yolcu için kaldı, mukim için dört rekât oldu. Peygamber Medine’ye hicret edince, Rebiülevvel ayından iki gece geçtikten sonra Beytülmakdis’e doğru namaz kılması emredildi; bu, Tevrat’ta bulunan sıfatına rağmen kıbleleri dışında namaz kılarsa Ehl-i kitap onu yalanlamasın diyeydi. Peygamber ve ashabı Medine’ye geldiğinden itibaren on yedi ay Beytülmakdis’e yönelerek namaz kıldılar. Ensar da Peygamber hicret etmeden önce iki yıl Beytülmakdis’e doğru namaz kılmıştı.

Kâbe, Peygamber’e iki kıbleden daha sevgiliydi. Bu yüzden Cebrâil’e: “Rabbimin beni Yahudilerin kıblesinden başka bir kıbleye çevirmesini isterdim” dedi. Cebrâil: “Ben de senin gibi bir kulum, hiçbir şeye gücüm yetmez, Rabbinden iste” dedi ve göğe yükseldi. Peygamber de istediği şey hakkında Cebrâil’in gelmesini umarak göğe bakıp duruyordu.

Bunun üzerine Allah, Bedir savaşından iki ay önce, ilk namaz vaktinde Receb ayında şu ayeti indirdi:
“Yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Seni hoşnut olacağın bir kıbleye mutlaka çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir; siz de nerede olursanız olun yüzlerinizi onun tarafına çevirin” (Bakara 144).

Kıble Kâbe’ye çevrilince Mekke müşrikleri:
“O işinde kararsız kaldı, atalarının yurduna özlem duydu, size yöneldi, dininize dönecek” dediler. Bu sözleri onların beyinsizliğindendi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu:
“İnsanlardan birtakım beyinsizler diyecekler” yani Mekke müşrikleri,
“Onları önceki kıblelerinden çeviren nedir?” yani onları ilk kıblelerinden ne döndürdü?
De ki: Doğu da Batı da Allah’ındır, dilediğini dosdoğru yola iletir (Bakara 142), yani İslam dinine; Allah Peygamberini ve müminleri dinine hidayet eder.

143- “Böylece sizi orta bir ümmet yaptık” hakkında:
Yahudilerden Merhab, Râfi‘ ve Rabîa, Muaz’a: “Muhammed bizim kıblemizi ancak haset ettiği için terk etti. Bizim kıblemiz peygamberlerin kıblesidir. Muhammed bizim insanlar arasında adil olduğumuzu bilir” dediler. Muaz: “Biz hak ve adalet üzereyiz” dedi. Bunun üzerine Allah, Muaz’ın sözü hakkında şöyle buyurdu:
“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık”, yani adil. Bunun benzeri: “Onların en orta olanı dedi” (Kalem 28), yani en adil olanı; ve “Ailenize yedirdiğinizin ortasından” (Maide 89), yani en adil olanından.

Bu nedenle “orta ümmet”, Muhammed ümmetinin kıyamet günü peygamberlerle ümmetleri arasında adaletle şahitlik etmesidir:
“İnsanlar üzerine şahitler olasınız”, yani peygamberlerin Rablerinden geleni tebliğ edip etmediklerine şahitlik edesiniz;
“Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun”, yani Muhammed ümmeti üzerine onların kendisine ulaştırıldığını bildirmesi konusunda şahit olsun.

“Senin üzerinde bulunduğun kıbleyi ancak bilelim diye yaptık”, yani Beytülmakdis’i;
“Peygamber’e uyanı”, yani Muhammed’e uyanı;
“gerisin geriye dönecek olandan”, yani eski dinine dönecek olanı ayırt etmek için.

“Bu elbette ağırdı”, yani kıblenin Beytülmakdis’ten Kâbe’ye çevrilmesi Yahudilere ağır geldi.
“Ancak Allah’ın hidayet ettikleri üzerine ağır olmadı.”

“Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir”; bu, Huyey b. Ahtab adlı Yahudi ve arkadaşlarının Müslümanlara:
“Bize Beytülmakdis’e doğru kıldığınız namaz hakkında haber verin, hidayet miydi yoksa sapıklık mıydı? Eğer hidayet ise ondan döndünüz, eğer sapıklık ise onunla Allah’a yaklaştınız. Sizden bu halde ölen kimseler sapıklık üzere öldü” demeleri üzerineydi.

Müslümanlar şöyle dediler:
Hidayet Allah’ın emrettiğidir, sapıklık da Allah’ın yasakladığıdır.

Onlar: “Sizin kıblemize yönelerek ölenler hakkında ne diyorsunuz?” dediler.

Kıble Kâbe’ye çevrilmeden önce ölenler vardı:
Beni Neccar’dan Es‘ad b. Zürâre ve Beni Seleme’den Berâ b. Ma‘rûr (ikisi de nakiblerdendi) ve başka kimseler de ölmüştü.

Akrabaları gelip Peygamber’e:
“Kardeşlerimiz ilk kıbleye yönelerek namaz kılarken öldüler. Allah seni İbrahim’in kıblesine çevirdi, peki kardeşlerimiz ne olacak?” dediler.

Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:
“Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir”, yani Beytülmakdis’e yönelerek kıldığınız namazı; yani Allah onları kabul etmiştir.

“Şüphesiz Allah insanlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir” (Bakara 143), kıble değişmeden önce de onların namazlarını kabul etmiştir.

144- “Yüzünün göğe çevrilip durduğunu görüyoruz” demektir ki, senin bakışını göğe sürekli diktiğini görüyoruz. “Seni elbette hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz” yani seni, hoşnut olacağın bir kıbleye mutlaka döndüreceğiz; çünkü Kâbe, Peygamber’e Beytülmakdis’ten daha sevgiliydi. “Yüzünü çevir” yani yönelt, “Mescid-i Haram tarafına” yani Mescid-i Haram’ın yönüne. “Nerede olursanız olun yüzlerinizi onun tarafına çevirin” yani yeryüzünün neresinde olursanız olun, namazda yüzlerinizi onun yönüne çevirin. Peygamber, Benî Seleme Mescidi’nde namaz kılıyordu; bir rekât kılmıştı, sonra kıble Kâbe’ye çevrildi. Allah, Ramazan orucunu, kıblenin çevrilmesini ve Kâbe’ye yönelerek namazı Bedir’den iki ay önce farz kıldı. İçkiyi de Hendek’ten önce haram kıldı.

“Kendilerine kitap verilenler” yani Tevrat ehli Yahudiler demektir. Onlardan Humeys bin Amr dedi ki: “Ey Muhammed, sen bu işle emrolunmadın; bu yaptığın ancak senin ortaya çıkardığın bir şeydir.” Yani kıble meselesi hakkında böyle dedi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Kendilerine kitap verilenler, bunun Rablerinden gelen gerçek olduğunu elbette bilirler” (Bakara 144); yani kıblenin Kâbe olduğunu bilirler. Sonra Allah onları tehdit ederek şöyle buyurdu: “Allah onların yaptıklarından gafil değildir” (Bakara 144); yani kıbleyi inkâr etmelerinden dolayı yaptıklarından gafil değildir.

145- “Eğer kendilerine kitap verilenlere” yani Yahudilere; Yanhum bin Sikin’e, Râfi‘ bin Sikin’e, Râfi‘ bin Huraymile’ye ve Hıristiyanlardan Necranlı seyyid ile âkıba, Peygamber’e şöyle dediler: “Bize, peygamberlerin getirdiği gibi, bileceğimiz bir ayet getir.” Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Andolsun, eğer sen kendilerine kitap verilenlere her türlü ayeti getirsen de, onlar senin kıblene uymazlar” yani Kâbe’ye uymazlar. “Sen de onların kıblesine uyacak değilsin” yani Beytülmakdis’e. Sonra şöyle buyurdu: “Onların bir kısmı da bir kısmının kıblesine uymaz.” Yani Yahudiler Beytülmakdis için batı tarafına doğru namaz kılarlar, Hıristiyanlar ise doğu tarafına. Bunun üzerine Allah, Peygamberini uyarıp korkutarak şöyle buyurdu: “Eğer onların arzularına uyarsan” yani Ehl-i kitabın dinleri hususundaki arzularına uyup onların kıblesine doğru namaz kılsan, “sana gelen ilimden sonra” yani açıklama geldikten sonra, “o takdirde elbette zalimlerden olursun”.

146- “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar” yani Yahudilerden Ebû Yâsir bin Ahtab, Ka‘b bin Eşref, Ka‘b bin Esed, Selâm bin Sûriyâ, Kinâne bin Ebî’l-Hukayk, Vehb bin Yehûzâ ve Ebû Nâfi‘. Bunlar Peygamber’e dediler ki: “Niçin Kâbe’nin etrafında tavaf ediyorsunuz? Oysa o, sadece yapılmış taşlardan ibarettir.” Bunun üzerine Peygamber şöyle dedi: “Siz elbette biliyorsunuz ki Beyt’i tavaf etmek haktır. Çünkü o kıbledir; Tevrat ve İncil’de yazılıdır. Fakat siz Allah’ın kitabındaki gerçeği gizliyor ve inkâr ediyorsunuz.” Bunun üzerine İbn Sûriyâ: “Biz kitabımızdaki hiçbir şeyi gizlemedik” dedi. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler” yani kendilerine Tevrat verdiğimiz kimseler, “onu tanırlar” yani Beyt-i Haram’ın kıble olduğunu tanırlar, “oğullarını tanıdıkları gibi.” “İçlerinden bir grup” yani bu reislerden bir taife, “gerçeği gizler” yani kıble işini, “üstelik onlar bilirler” (Bakara 146); yani Beyt’in kıble olduğunu bilirler.

147- Sonra Allah şöyle buyurdu: “Gerçek, Rabbindendir” ey Muhammed; yani seni yönelttiğimiz bu kıble, gerçek kıbledir. “O hâlde sakın şüphe edenlerden olma” (Bakara 147); yani Beyt-i Haram’ın kıble olduğu hususunda şüphe edenlerden olma.

148- “Herkesin yöneldiği bir yön vardır” yani her din ehlinin Allah için yöneldiği bir kıblesi vardır. “Hayırlarda yarışın” yani mal ile işlenen salih amellerde acele edin. “Nerede olursanız olun” yani siz ve Ehl-i kitap yeryüzünün neresinde olursanız olun, “Allah sizi topluca getirir” kıyamet gününde. “Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir” (Bakara 148); yani diriltmeye ve başka şeylere gücü yetendir.

149- “Her nereden çıkarsan” yani yeryüzünün neresine yönelirsen yönel, “yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” yani namazda yüzünü Mescid-i Haram yönüne döndür. “Şüphesiz bu, Rabbinden gelen gerçeğin ta kendisidir. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir”.

150- “Her nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” yani Harem’in tamamı; çünkü onun bütünü mescittir. “Nerede olursanız olun” yeryüzünün neresinde bulunursanız bulunun, “yüzlerinizi onun tarafına çevirin” yani yüzlerinizi onun yönüne döndürün. Sonra şöyle buyurdu: “İnsanların size karşı bir delili olmasın diye” yani Yahudilerin, Kâbe’nin kıble olduğu hususunda size karşı bir delilleri bulunmasın ve ona yönelmeniz hususunda size karşı bir hüccetleri olmasın. Sonra istisna ederek şöyle buyurdu: “Ancak içlerinden zulmedenler hariç” yani insanlardan, Arap müşrikleri hariç. Çünkü Mekke müşrikleri şöyle demişti: “Kâbe kıbledir; o hâlde Muhammed onu niçin terk etti?” Bu hususta onların bir delili vardı. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Onlardan korkmayın” yani bu hususun dışında size karşı delilleri olmasından korkmayın, “benden korkun” yani kıble konusunda emrimi terk etmekten benden korkun. Sonra Allah şöyle buyurdu: “Nimetimi üzerinizde tamamlayayım” yani sizi kıble olan Kâbe’ye döndürmekle. “Ve umulur ki doğru yolu bulursunuz” (Bakara 150); yani sapıklıktan kurtulursunuz. Çünkü Beytülmakdis’e doğru namaz, ona yönelme hükmü neshedildikten sonra, ona yönelerek namaz kılmak sapıklık olur.

Dedi ki: Bize Ubeydullah bin Sâbit rivayet etti; dedi ki: Bana babam rivayet etti; dedi ki: Hüzeyl, Leys bin Sa‘d’dan, o Yezîd bin Ebî Habîb’den, o Ebü’l-Cehm Mürsed’den, o Abdullah bin Amr bin el-Âs’tan rivayet etti. O dedi ki: Siz Konstantiniyye’yi, Rûmiyye’yi ve Hamkale’yi fethedeceksiniz.

Dedi ki: Bize Ubeydullah rivayet etti; dedi ki: Bize babam rivayet etti; dedi ki: Bize Hüzeyl, Ebû Lehi‘a’dan, o Ebû Kubeyl’den, o Abdullah bin Amr’dan rivayet etti. O dedi ki: Siz Rûmiyye’yi fethedeceksiniz. Oraya girdiğiniz zaman onun doğu kilisesine girin, yedi döşeme sayın ve sekizincisini kazın. O kırmızı bir döşemedir. Onun altında Musa’nın asası, İsa’nın İncili ve İliyâ’nın ziyneti vardır; yani Beytülmakdis. İşte bu onların dünyadaki zilletidir; ahirette de onlar için ateş azabı vardır.

Dedi ki: Bize Ubeydullah rivayet etti; dedi ki: Bana babam, Hüzeyl bin Habîb’den, o Mukâtil’den rivayet etti. Dedi ki: Kıpt’a hükmeden herkesin adına Kîtûs denir. Rûm’a hükmeden herkesin adına Kayser denir. Fars’a hükmeden herkesin adına Kisrâ denir.

151- “İçinizden size bir peygamber gönderdik” yani Muhammed’i gönderdik. “Size ayetlerimizi okur” yani Kur’an’ı. “Sizi arındırır” yani sizi şirk ve küfürden temizler. “Size kitabı öğretir” yani Kur’an’ı. “Hikmeti” yani helal ve haramı öğretir. “Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretir” (Bakara 151). Bu size yapıldığında:

152- “Beni anın” yani bana itaat ederek beni anın, “ben de sizi anayım” hayır ile anarım. “Bana şükredin ve bana nankörlük etmeyin” (Bakara 152). Yani bu nimetler karşısında Allah’a şükredin, onları inkâr etmeyin.

153- “Sabır ve namazla yardım isteyin” yani farzlara sabrederek ve beş vakit namazı vakitlerinde, Kâbe’ye yönelerek kılarak ahireti istemede yardım isteyin. Yahudiler onların kıbleyi terk etmeleriyle alay edince bu ayet indi. “Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara 153) yani farzlara ve namaza sabredenlerle.

154- Bu ayet Bedir’de öldürülen Müslümanlar hakkında indi. Onlar on dört kişiydi: sekizi Ensar’dan, altısı Muhacirlerdendi. Muhacirlerden: Ubeyde bin Hâris bin Abdülmuttalib, Umeyr bin Nadle, Akil bin Bekir, Mehca‘ bin Abdullah (Ömer bin Hattab’ın azatlısı), Safvan bin Beyda. Ensar’dan ise: Sa‘d bin Heyseme, Mübeşşir bin Abdülmünzir, Yezid bin Hâris, Umeyr bin Humam, Rafi‘ bin Muallâ, Hârise bin Suraka, Muaz bin Afra, Avf bin Afra ve Haris bin Malik’in oğulları.

Bir kimse Allah yolunda öldürüldüğünde “filan öldü” deniyordu. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis diridirler, fakat siz farkında değilsiniz” (Bakara 154). Yani onlar Allah katında cennette rızıklanan dirilerdir. Şehitlerin ruhlarının bulunduğu yer, Me’vâ cennetinde Sidretü’l-Müntehâ’dır.

155- “Biraz korku ve açlıkla” yani kıtlıkla, “mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle” yani yağmurun azalmasıyla deneriz. “Sabredenleri müjdele” (Bakara 155) yani bu bela karşısında cennetle müjdele.

156- Yani bu ayette zikredilen musibetlere uğradıklarında böyle derler.

157- “Onlar ki kendilerine bir musibet geldiğinde” bu ayette zikredilen şeylerde, “Biz Allah’a aidiz ve biz O’na döneceğiz” derler (Bakara 156). “İşte onların üzerinedir Rablerinden salavat” yani bağışlanma. Nitekim “onlara dua et” yani onlar için istiğfar et; “senin duan onlar için bir huzurdur” (Tevbe 103). “Ve rahmet vardır. İşte onlar doğru yola erenlerdir” (Bakara 157); yani bu sözleri söylemeleri sebebiyle.

158- “Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın nişanelerindendir” hakkında:
Hums denilenler —Kureyş, Kinane, Huzaa ve Amir bin Sa‘saa— şöyle dediler: “Safa ile Merve Allah’ın nişanelerinden değildir.” Cahiliye döneminde Safa üzerinde Nâile adlı bir put, Merve üzerinde ise Yesaf adlı bir put vardı. Bu yüzden dediler ki: “Bu ikisi arasında dolaşmak bize günah olur.” Bu sebeple aralarında sa‘y yapmıyorlardı. Bunun üzerine Allah şöyle indirdi: “Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın nişanelerindendir”; yani Allah’ın emrettiği menasikten biridir.

“Kim evi hacceder veya umre yaparsa, onların arasında dolaşmasında kendisine bir günah yoktur” yani onların “arasında dolaşmak bize günah olur” demelerine karşılık, bunda bir sakınca yoktur.

Sonra şöyle buyurdu: “Kim gönüllü olarak bir hayır yaparsa” yani farzdan sonra fazladan sa‘y ederse, “şüphesiz Allah karşılık verendir, bilendir” (Bakara 158); yani amellerinizi bilir. İbrahim de Safa ile Merve arasında sa‘y etmiştir.

159- Bu, Yahudiler hakkında indirilmiştir. Muaz b. Cebel, Sa‘d b. Muaz ve Hârise b. Zeyd, Yahudilere Muhammed’in durumu ve recm hakkında sordular; Yahudiler bunu gizlediler. Bunlardan Ka‘b b. Eşref ve İbn Sûriyâ vardı.

“İndirdiğimiz açık deliller”; yani Allah’ın Tevrat’ta açıkladığı şeylerdir: recm, helal ve haram. “Hidayet”; yani Tevrat’ta Muhammed’in durumu. Onlar bunu insanlardan gizlediler.

“Biz onu kitapta insanlara açıkladıktan sonra”; yani Muhammed’in durumunu İsrailoğullarına Tevrat’ta açıkladıktan sonra.

“İşte onlara Allah lanet eder ve lanet edenler de lanet eder”; kâfir kabirde dövülür, bağırır ve sesi bütün yaratıklar tarafından cinler ve insanlar hariç duyulur. Onlar derler ki: “Bize rızık bu adamın günahı sebebiyle kesiliyordu.” Böylece bütün yaratıklar onlara lanet eder; işte onlar lanet edenlerdir.

160- Bu, Tevrat ehlinin mümin olanları için bir istisnadır. “Tevbe edenler”; küfürden dönenlerdir. “Islah edenler”; amellerini düzeltenlerdir. “Açıklayanlar”; Muhammed’in durumunu insanlara açıklayanlardır.

“İşte onların tevbesini kabul ederim”; yani onlardan vazgeçer, onları bağışlarım. “Ben çokça tevbe kabul edenim, çok merhametliyim.”

161- Yani Yahudilerden küfür üzere ölenler. Onların üzerine Allah’ın laneti, meleklerin laneti ve bütün insanların laneti vardır; yani bütün müminlerin laneti.

162- Yani lanet içinde kalıcıdırlar; bu lanet ateştir. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara mühlet verilmez; yani ertelenmez.

163- Bu, kitap ehline hitaptır. “Sizin ilahınız tek bir ilahtır”; yani Rabbiniz tek bir Rabdir.
“O’ndan başka ilah yoktur”; kendisini birlemiştir.
“O Rahmân’dır, Rahîm’dir.”

164- “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında” hakkında:
Mekke kâfirleri Peygambere dediler ki: “Bize bir mucize getir, Safa’yı altın yap.” Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün değişmesinde ve akıp giden gemilerde”; yani denizde insanların geçimlerine fayda sağlayan gemilerde; “ve Allah’ın gökten indirdiği suda, onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde”; yani kurumuşken diriltmesinde; “ve orada her türlü canlıyı yaymasında”; yani yaymasında; “ve rüzgârları evirip çevirmesinde” azap ve rahmet için; “ve gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutta, aklını kullanan bir topluluk için elbette deliller vardır” (Bakara 164); yani zikredilen yaratılışta, böylece O’nu birlesinler.

165- “İnsanlardan” yani Arap müşriklerinden; “Allah’tan başka eşler edinirler” yani ortaklar edinirler, bunlar putlardır; “onları Allah’ı sever gibi severler” yani putlarını, iman edenlerin Rablerini sevdikleri gibi severler. Sonra şöyle buyurdu: “İman edenlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlüdür.”

Sonra onlar hakkında haber vererek şöyle buyurdu: “Zalimler azabı gördükleri zaman” yani Arap müşrikleri, ey Muhammed, onları ahirette göreceksin; “o zaman bütün gücün Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının şiddetli olduğunu anlarlar”.

166- “Uygulananlar” yani önderler; “kendilerine uyanlardan” yani tâbilerden uzaklaşırlar; “ve azabı görürler” yani hem önderler hem tâbiler; “ve aralarındaki bağlar kopar” (Bakara 166); yani Allah’a isyan üzere birleşip birbirlerini sevdikleri bağlar ve akrabalıklar kopar, bundan dolayı pişman olurlar.

167- “Uyanlar” yani tâbiler şöyle der: “Keşke bizim için bir dönüş olsaydı” yani dünyaya geri dönüş; “da onlardan uzaklaşsaydık” yani önderlerden; “onların bizden uzaklaştıkları gibi.”

Nitekim şöyle buyurmuştur: “Sonra kıyamet günü birbirinizi inkâr eder ve birbirinize lanet edersiniz.”

“İşte böylece Allah onlara amellerini gösterir” yani önderlere ve tâbilere; “onlara hasretler olarak” yani pişmanlık olarak; “ve onlar ateşten çıkacak değillerdir” (Bakara 167).

168- “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yiyin” hakkında:
Yani onların ekinler ve hayvanlar konusunda haram kıldıkları şeylerden yiyin. Bu ayet Sakîf, Âmir b. Sa‘saa, Huzâa, Benî Müdlic ve Âmir ile Hâris b. Abd Menât hakkında indi.

“Şeytanın adımlarına uymayın” yani şeytanın ekinleri ve hayvanları haram kılma hususunda süslemesine uymayın. “Şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır” (Bakara 168), yani açık bir düşmandır.

169- “O size kötülüğü emreder” yani günahı; “ve hayasızlığı” yani günahları; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır; “ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi” yani size haram kıldığını bilmediğiniz şeyleri Allah’a nispet etmenizi emreder (Bakara 169).

170- Sonra onlar hakkında şöyle haber verdi: “Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde” yani haram kıldıkları şeylerin helâl kılınmasına dair Kur’an’a; “derler ki: Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız”; yani din işlerinde atalarımızın yoluna.

De ki ey Muhammed: “Peki ya ataları hiçbir şey akletmeyen ve doğru yolu bulamayan kimseler idiyse?” (Bakara 170), yine de onlara mı uyacaksınız?

171- Sonra onlar için bir örnek verdi: “İnkâr edenlerin durumu, bağıran kimsenin durumu gibidir”; yani koyun ve eşek gibidir; “öyle ki işittiği sadece bir çağrı ve bağırıştır”; yani hayvan, ona ye veya iç denildiğinde bir ses duyar ama kendisine söylenen şeyi anlamaz.

İşte kâfir de böyledir: Hidayeti ve öğüdü işitir, çağrıldığında anlamaz ve kavramaz; hayvan gibidir.

“Sağırdırlar” yani hidayeti işitmezler; “dilsizdirler” yani hidayetle konuşmazlar; “kördürler” yani hidayeti görmezler; “bu yüzden akletmezler” (Bakara 171) hidayeti.

172- “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin” yani helâl ve temiz olarak ekin ve hayvanlardan; “ve eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız Allah’a şükredin” (Bakara 172). Allah’ın size helâl kıldığı şeyleri haram kılmayın.

173- Sonra haram kıldıklarını açıkladı: “Size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kılmıştır”; yani putlar için kesileni.

“Kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa” yani Allah’ın haram kıldıklarından birine zorlanırsa; “taşkınlık yapmadan” yani onu helâl saymadan; “ve sınırı aşmadan” yani ihtiyaç dışında yemeden; “ona günah yoktur.”

“Şüphesiz Allah bağışlayandır” zor durumda haramdan yediği için; “merhamet edendir” (Bakara 173), çünkü zaruret halinde onlara ruhsat vermiştir. Aynısı En‘âm suresinde de vardır. Zor durumda olan kişi, ihtiyacı kadar yer.

174- “Şüphesiz Allah’ın kitaptan indirdiğini gizleyenler” hakkında:
Yani Tevrat’ı gizleyen Yahudi ileri gelenleri; bunlardan Kâ‘b b. Eşref ve İbn Sûriyâ, Tevrat’ta Muhammed’in durumunu gizlediler.

“Ve onun karşılığında az bir bedel alırlar” yani dünya malından bir karşılık; Muhammed’i inkâr etmeyi az bir bedel karşılığında tercih ettiler; yani her yıl Yahudilerin alt tabakasından elde ettikleri az bir dünya menfaatini. Eğer Muhammed’e uysalardı bu menfaatler kesilecekti.

Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: “İşte onlar karınlarına ateşten başka bir şey yemezler. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları temize çıkarmaz”; yani amellerini temizlemez; “ve onlar için acı bir azap vardır” (Bakara 174).

175- Sonra onlar hakkında şöyle buyurdu: “İşte onlar hidayeti sapıklıkla değiştirenlerdir”; yani Muhammed’e iman üzere bulundukları hidayeti, onun gönderilmesinden sonra içine girdikleri sapıklıkla değiştiler.

“Ve mağfireti azapla” yani bağışlanma yerine azabı tercih ettiler. “Onları ateşe karşı ne kadar sabırlı kılmıştır!” (Bakara 175); yani onları ateşe sokacak amele sevk eden nedir? Onları buna ancak kötü amelleri cesaretlendirmiştir.

176- “Bu” yani onların ahirette karşılaştıkları azap; “Allah’ın kitabı hak ile indirmiş olmasındandır”; yani Kur’an’ı batıl olarak değil, hak olarak indirmiştir; fakat onlar buna iman etmediler.

“Şüphesiz kitap hakkında ayrılığa düşenler” yani Kur’an hakkında; “uzak bir ayrılık içindedir” (Bakara 176); yani uzak bir sapıklıkta, uzun bir sapmada.

177- “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz değildir” yani namazda yüzlerinizi doğuya veya batıya çevirmeniz takva değildir.

“Fakat iyilik, Allah’a iman eden” yani Allah’ın bir olduğuna, ortağı olmadığına iman eden; “ahiret gününe” yani amellerin karşılığının verileceği dirilişe iman eden; “meleklere, kitaba ve peygamberlere” iman eden;

“ve mala olan sevgisine rağmen veren” yani sevdiği maldan; “yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa” yani misafire; “dilenenlere ve kölelerin özgürlüğü için” verir; bu nafiledir.

Sonra şöyle buyurdu: “Namazı dosdoğru kılan” yani farz namazı; “zekâtı veren” yani farz zekâtı; “ve söz verdiklerinde sözlerini yerine getirenler” insanlar arasındaki ahitlerinde;

“ve sıkıntıda ve darlıkta sabredenler” yani fakirlik ve belada; “ve savaş anında” yani savaşta sabredenlerdir.

“İşte onlar doğru olanlardır” imanlarında; “ve işte onlar takva sahipleridir”.

178- “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı” yani kasten öldürmede. Bu, İslam’dan biraz önce cahiliyede birbirleriyle savaşan iki Arap kabilesi hakkında indi. Aralarında öldürülenler ve yaralananlar vardı; köleler ve kadınlar da öldürülmüştü.

Taraflardan biri diğerine sayı ve mal bakımından üstün olduğu için şöyle yemin ettiler: “Bizden bir köleye karşılık onların hürünü, bizden bir kadına karşılık onların erkeğini öldürmeden razı olmayız.” Bunun üzerine Allah şöyle indirdi: “Hür hür karşılığında, köle köle karşılığında, kadın kadın karşılığında.” Böylece kanlarda eşitliği sağladı ve onlara adaleti emretti; onlar da razı oldular.

Sonra bu hüküm, Maide suresindeki şu ayetle neshedildi: “Can can karşılığındadır” (Maide 45); yani hür Müslüman can hür Müslüman can karşılığında, hür kadın da hür kadın karşılığında.

“Kim kardeşi tarafından kendisine bir şey bağışlanırsa” ifadesine gelince:
Ayetin başına dönerek; “Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı” yani kasten öldürmede; eğer öldürülenin velisi katil olan kardeşini bağışlar ve diyete razı olursa;

“Artık örfe uygun şekilde takip etmek gerekir” yani talep eden kimse bunu yumuşaklıkla talep etsin.

“Ve ona güzellikle ödeme yapmak gerekir” yani borçlu olan kimse diyeti zorluk çıkarmadan ve eziyet etmeden ödesin.

“Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir”; yani kasten öldürmede affın ve diyetin konulması bir hafifletmedir.

“Ve rahmettir”; yani birbirinize merhamet edin. Çünkü Allah Tevrat ehline, katilin mutlaka öldürülmesini hükmetmişti; affedilmez ve diyet kabul edilmezdi. İncil ehline ise affı hükmetmişti; kısasla öldürülmez ve diyet alınmazdı.

Sonra Allah, Muhammed’in ümmetine hafiflik verdi: öldürülenin velisi isterse katili öldürür, isterse affeder, isterse diyet alır.

İşte bu, A‘raf suresindeki “Onlardan ağır yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri kaldırır” (A‘raf 157) ayetinin anlamıdır; yani katilin mutlaka öldürülmesi, affedilmemesi ve diyet alınmaması gibi ağır hükümler kaldırıldı.

“Bundan sonra kim haddi aşarsa, onun için acı bir azap vardır” (Bakara 178); yani bu, acı bir azaptır; o kimse öldürülür ve ondan diyet alınmaz. Peygamber şöyle buyurdu: “Diyeti aldıktan sonra katili öldüren için af yoktur; Allah onun için acı bir azap hazırlamıştır.”

179- “Sizin için kısasta hayat vardır” yani bir kalıcılık ve korunma vardır; bu, birbirinizi öldürmekten alıkoyar.

“Ey akıl sahipleri” yani aklı olan kimseler; kısası hatırlar ve korkudan öldürmekten vazgeçer.

“Umulur ki sakınırsınız” (Bakara 179); yani kan dökmekten, kısas korkusuyla sakınırsınız.

180- “Size yazıldı” yani farz kılındı; bunun benzeri “Size savaş yazıldı” (Bakara 216) yani farz kılındı; yine benzeri “Onu onlara yazmadık” (Hadîd 27) yani onu onlara farz kılmadık.

“Sizden birine ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakıyorsa” yani ölümünden sonra mal bırakıyorsa; “ana-baba ve yakınlar için vasiyet” yani vasiyette ana-babayı yakınlara tercih ederek ve yakınlara da örfe uygun şekilde vasiyet etsin.

Miras alamayan yakınlar için bu vasiyet; “takva sahipleri üzerine bir haktır” (Bakara 180). Kim ölümünde akrabalarına vasiyet etmezse, amelini bir günahla tamamlamış olur.

Sonra bu ayetten sonra miras ayeti indi; ana-baba için olan vasiyet neshedildi, miras alamayan yakınlar için vasiyet kaldı; malının üçte birine kadar.

181- “Kim onu işittikten sonra değiştirirse” yani ölenin vasiyetini değiştiren; yani vasî ve veli, ölüden işittikten sonra onun vasiyetini yerine getirmezse;

“Günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir” yani vasî ve velinin üzerinedir; ölü bundan berîdir.

“Şüphesiz Allah işitendir” ölenin vasiyetini işitendir; “bilendir” (Bakara 181) onu.

182- “Kim korkarsa” yani vasî; “vasiyet edenden” yani ölüden; “bir haksızlık” yani hata ile haktan sapma; “veya günah” yani kasıtlı sapma;

Yani ölü vasiyetinde ister kasten ister hata ile zulmedip adaletli davranmamışsa ve vasî veya veli onun bu haksızlığından korkarsa;

“Aralarını düzeltirse” yani mirasçılar arasında hak ve adaletle düzeltirse;

“Ona günah yoktur”; yani ölünün haksız vasiyetine muhalefet ettiği için günah yoktur.

“Şüphesiz Allah bağışlayandır” ıslah edeni bağışlar; “merhamet edendir” (Bakara 182), çünkü ölünün zulmüne muhalefet etmeye ruhsat vermiştir.

183- “Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı” hakkında:
Ensardan Benî Abdüleşhel’den Lebîd yaşlanmış ve oruç tutamaz hale gelmişti. Peygambere: “Oruç tutmaya gücü yetmeyen kimseye ne vardır?” diye sordu. Bunun üzerine Allah şöyle indirdi: “Ey iman edenler! Oruç size farz kılındı”; yani üzerinize farz kılındı. Bunun benzeri “Size savaş farz kılındı” ayetidir; yani savaş size farz kılındı.

“Sizden öncekilere farz kılındığı gibi” yani İncil ehline; “umulur ki sakınırsınız” (Bakara 183); yani yemek, içmek ve cinsel ilişkiden sakınırsınız. Onlardan bir kimse yatsı namazını kıldıysa veya yatsıyı kılmadan önce uyuduysa, oruçlunun haramlarından olan şeyler ona da haram olurdu.

184- “Sayılı günlerdir” yani kırktan az günlerdir; kırkın üstünde olursa “sayılı” denmez.

“Sizden kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, diğer günlerden sayısınca tutar.”

“Oruç tutmaya gücü yetenler üzerine fidye vardır” yani hasta ve yolcu olmadığı halde oruç tutmaya gücü yeten kimse; ister oruç tutar ister tutmaz, fakat ona fidye gerekir: “bir yoksulu doyurmak”; her yoksul için yarım sâ‘ buğday.

“Kim gönüllü olarak daha fazlasını yaparsa” yani bir yoksul yerine iki veya üç yoksulu doyurursa; “bu onun için daha hayırlıdır.”

“Ve oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” yani yemek vermekten daha hayırlıdır; “eğer bilirseniz” (Bakara 184).

Müminler Ramazan’dan önce sadece Aşure günü oruç tutar, başka gün tutmazlardı. Sonra Allah Ramazan orucunu indirdi; böylece fidye kaldırıldı ve oruç sabit kılındı. Ancak oruç tutmaya gücü yetmeyen kimse oruç tutmaz, her gün yerine bir yoksulu yarım sâ‘ buğday ile doyurur.

185- Sonra hangi ayda oruç tutacaklarını açıkladı ve şöyle buyurdu:
“Ramazan ayı ki, onda Kur’an indirildi”; levh-i mahfuzdan yirmi ayda indirildi ve Cebrâil onu yirmi yıl boyunca getirdi.

“Hidayet olarak ve hidayetten açık deliller ve furkan olarak”; yani dinde şüphe ve sapıklıktan ayırıcıdır. Bunun benzeri Âl-i İmrân’da “Furkan’ı indirdi” (Âl-i İmrân 4) ifadesidir; yani şüphelerden çıkaran.

“Sizden kim aya ulaşırsa onu oruç tutsun”; bu kimseye oruç farzdır, fidye vermez.

“Kim hasta olur veya yolculukta bulunursa”; oruç tutmazsa, hasta iyileştiğinde “diğer günlerden sayısınca” tutar. Dilerse peş peşe, dilerse ayrı ayrı tutar. Yolcu da böyledir.

“Allah sizin için kolaylık ister”; yani hasta ve yolcuya oruçta ruhsat vermesiyle din işinde kolaylık ister.

“Sizin için zorluk istemez”; eğer ruhsat vermeseydi zorluk olurdu.

“Sayıyı tamamlamanız için”; yani sayılı günleri tamamlamanız için.

“Ve Allah’ı büyütmeniz için”; yani din işinde sizi hidayete erdirdiği için Allah’ı yüceltmeniz için.

“Ve umulur ki şükredersiniz” (Bakara 185); yani bu nimetlerde Rabbinize şükredersiniz.

186- Sonra şöyle buyurdu: “Kullarım sana beni sorduklarında…”

Bu, ilk oruç uygulamasında şöyleydi: Bir kimse yatsı namazını kıldıktan sonra veya kılmadan önce uyuduysa, ona yemek, içmek ve cinsel ilişki, gündüz oruçluya haram olduğu gibi haram olurdu.

Sonra Ömer, yatsı namazını kıldıktan sonra eşiyle birlikte oldu. İşini bitirince pişman oldu ve ağladı. Sabah olunca Peygambere gelip durumu anlattı ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi, Allah’a ve sana bu hatalı nefsimden dolayı özür diliyorum; namazdan sonra eşimle birlikte oldum. Bana bir ruhsat var mı?” Peygamber ona: “Bunu yapman sana yakışmazdı ey Ömer” dedi. O da üzgün olarak geri döndü.

Peygamber, Benî Adî b. Neccâr’dan Sırme b. Enes’i akşam vakti yorgun halde gördü ve: “Ey Ebû Kays, neden bitkinsin?” dedi. O da: “Ey Allah’ın elçisi, dün bahçemde çalıştım. Akşam olunca eve geldim. Eşim bana sıcak bir şey hazırlamak istedi, fakat gecikti. Ben de uyudum. Uyandırıldığımda yemek bana haram olmuştu. Böylece oruç beni iyice yordu” dedi.

Bunun üzerine bazı Müslümanlar da yatsıdan sonra yaptıklarını itiraf ettiler ve: “Bunun tövbesi nedir, bundan çıkış yolumuz nedir?” dediler.

Bunun üzerine Allah şöyle indirdi:
“Kullarım sana beni sorduklarında; şüphesiz ben yakınım”; yani onlara, icabet bakımından kendilerine yakın olduğumu bildir.

“Bana dua edenin duasına icabet ederim”; bana dua ettiğinde.

“Öyleyse bana karşılık versinler”; yani itaatle bana karşılık versinler.

“Ve bana iman etsinler”; yani beni tasdik etsinler. Ben yakınım, hızlıca icabet ederim.

“Umulur ki doğru yolu bulurlar” (Bakara 186); yani hidayete ererler.

187- Sonra şöyle buyurdu:
“Oruç gecesinde size helâl kılındı”; bu, Ömer’in yaptığından sonra müminlere verilen bir ruhsattır.

“Refes”; yani cinsel ilişkidir.

“Kadınlarınıza”; “onlar sizin için bir elbisedir, siz de onlar için bir elbisesiniz”; yani onlar sizin için sükûnettir, siz de onlar için sükûnetsiniz.

“Allah sizin kendinize hıyanet ettiğinizi bildi”; yani Ömer’in eşiyle birlikte olması gibi.

“Tövbenizi kabul etti”; yani sizden vazgeçti,

“ve sizi affetti.”

“Size hıyanet ediyordunuz” ifadesi; yani günahla. Bunun benzeri “onlar ikisine hıyanet ettiler” (Tahrîm 10); yani onlara karşı geldiler, günah işlediler. Yine “onların hainliğini görüp durursun” (Mâide 13); yani günahlarını.

“Ve sizi affetti”; yani sizi bıraktı, cezalandırmadı.

“Artık onlara yaklaşın”; yani gece boyunca size helâl kılındığı şekilde onlarla birleşin.

“Ve Allah’ın sizin için yazdığını isteyin”; yani kadınlarınızdan çocuk isteyin, sizin için takdir edileni talep edin.

“Yiyin ve için, ta ki beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar”; yani sabahın yüzü ortaya çıkıncaya kadar; gündüzün beyazlığı gece karanlığından ayrılıncaya kadar.

“Fecrden”; beyaz iplik sabahın ilk beyazlığıdır, doğu ufkundan önce yayılan aydınlıktır. Siyah iplik ise gecenin ilk karanlığıdır.

“Sonra orucu geceye kadar tamamlayın.”

“Onlara yaklaşmayın”; bu, Ali b. Ebî Tâlib, Ammâr b. Yâsir ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh hakkında indi. Onlardan biri itikâfa girerdi; seher vakti tuvalet ihtiyacı için çıkınca gece ailesine döner, eşiyle birlikte olur, gusleder ve tekrar mescide dönerdi. Bunun üzerine Allah şöyle indirdi:

“Onlara yaklaşmayın, siz mescidlerde itikâfta iken”; yani itikâfta olduğunuz sürece gece ve gündüz kadınlarla birleşmeyin.

“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır”; bu yaklaşma Allah’a isyandır.

“Onlara yaklaşmayın.”

“Allah ayetlerini insanlara böyle açıklar”; yani hükmünü ve itikâf emrini.

“Umulur ki sakınırlar” (Bakara 187); yani itikâfta günahlardan sakınırlar.

188- “Aranızda mallarınızı batıl ile yemeyin”; yani zulümle.

Bu, İmrü’l-Kays b. Âbis ile Abdan b. Eşvâ el-Hadramî’nin bir arazi hakkında çekişmeleri üzerine inmiştir. İmrü’l-Kays davalı, Abdan davacı idi. Abdan’ın delili yoktu. İmrü’l-Kays yemin etmek istedi. Bunun üzerine Peygamber şu ayeti okudu: “Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedel karşılığında satanlar…” (Âl-i İmrân 77). Yani dünyadan az bir menfaat karşılığında.

Bunu duyunca İmrü’l-Kays yemin etmekten hoşlanmadı, arazi hakkında onunla çekişmedi ve hükmü ona bıraktı. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Aranızda mallarınızı batıl ile yemeyin ve onları hâkimlere aktarmayın”; yani biriniz, kardeşinin malını haksız yere almak için bile bile davayı hâkime götürmesin.

“İnsanların mallarından bir kısmını yemek için”; yani bir topluluğun malını.

“Günahla ve siz bile bile” (Bakara 188); yani batıl iddiada bulunduğunuzu bilerek.

Peygamber şöyle buyurdu: “Ben de sizin gibi bir insanım. Olur ki bazınız delilini daha iyi ifade eder, ben de onun lehine hükmederim; hâlbuki o haksızdır.”

Sonra şöyle buyurdu: “Herhangi bir kimseye bir Müslümanın malından hükmedersem, bu ancak cehennem ateşinden bir parçadır; onu yemesin.”

189- “Sana hilallerden sorarlar”; bu, Muaz b. Cebel ve Sa’lebe b. Ganeme hakkında indi. Onlar ensardandı. Muaz şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi, hilal neden ince bir iplik gibi görünür, sonra büyüyüp dolunay olur, sonra yine küçülüp eski haline döner?”

Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Sana hilallerden sorarlar. De ki: Onlar insanlar için vakitlerdir”; yani borçlarının süreleri, oruçları, iftarları, kadınların iddetleri ve aralarındaki vadeler için.

“Ve hac için”; yani hac vakitleridir.

“İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir”; çünkü ensar cahiliyede ve İslam’da, bir kimse hac veya umre için ihrama girdiğinde ve şehir halkından olup evinde ikamet ediyorsa, evine kapısından girmezdi. Evin arkasına merdiven koyulur, oradan çıkar ve inerdi ya da duvardan aşar, evinde bir delik açar, oradan girip çıkardı. Mekke’ye ihramlı olarak gidinceye kadar böyle yapardı. Çadır ehli ise evinin arkasından girip çıkardı.

Peygamber bir gün Benî Neccâr’ın hurmalığına girdi. Onunla birlikte Benî Selime’den Kutbe b. Âmir b. Hudeyde de duvar tarafından, ihramlı olduğu hâlde girdi. Peygamber ihramlı olarak kapıdan çıkınca, Kutbe de kapıdan çıktı.

Bir adam: “Bu Kutbe, ihramlı olduğu hâlde kapıdan çıktı” dedi. Peygamber ona: “Seni ihramlı iken kapıdan çıkarmaya ne sevk etti?” dedi.

Kutbe: “Ey Peygamber, seni kapıdan çıkarken gördüm, ben de seninle çıktım; benim dinim senin dinindir” dedi.

Peygamber: “Ben hums’tan olduğum için böyle yaptım” dedi.

Kutbe de: “Sen hums’tansan ben de hums’tanım; senin yoluna ve dinine razı oldum, senin sünnetine uydum” dedi.

Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir; fakat iyilik takva sahibinin yaptığıdır”; yani Allah’tan sakınan ve emrine uyan kimsenin yaptığıdır.

“Evlere kapılarından girin ve Allah’tan sakının”; ona isyan etmeyin.

“Umulur ki kurtuluşa erersiniz” (Bakara 189).

“Hums”, Kureyş, Kinâne, Huzâa ve Âmir b. Sa’sa’a’dır; bunlar eritilmiş yağ yemez, kurutulmuş süt yemez, kıl ve yünden ev yapmazlardı.

190- “Allah yolunda savaşın, sizinle savaşanlarla”; bu, Allah’ın Peygambere ve müminlere, haram ayda ve haremde savaşmamalarını emretmesi üzerine indi; ancak müşrikler önce saldırırsa savaşmalarına izin verildi.

Peygamber ve ashabı, Hudeybiye yılında zilkade ayında umre için Mekke’ye gittiklerinde ihramlıydılar ve sayıları bin dört yüz idi. Mekke müşrikleri onları Mescid-i Haram’dan alıkoydu ve savaşı başlattılar. Bunun üzerine Allah savaş için ruhsat verdi ve şöyle buyurdu:

“Allah yolunda sizinle savaşanlarla savaşın.”

“Ve haddi aşmayın”; yani haram ayda ve haremde savaşı siz başlatmayın; bu bir saldırıdır.

“Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez”.

191- “Onları bulduğunuz yerde öldürün”; yani onları nerede yakalarsanız, ister haremde ister harem dışında.

“Ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın”; yani Mekke’den.

“Fitne öldürmekten daha şiddetlidir”; yani şirk, Allah katında öldürmekten daha büyük bir suçtur. Bunun benzeri “Onlar fitnenin içine düştüler” (Tevbe 49); yani küfre düştüler.

Bu ayet indikten sonra Allah şöyle buyurdu:

“Mescid-i Haram yanında onlarla savaşmayın”; yani bütün harem bölgesinde. Bu ayet önceki hükmü neshetti.

Sonra ruhsat verdi:

“Ta ki onlar sizinle orada savaşsınlar”; yani haremde savaşı başlatırlarsa.

“Eğer sizinle savaşırlarsa, onları öldürün”;

“İşte kâfirlerin cezası böyledir”.

192- “Eğer vazgeçerlerse”; yani sizinle savaşmayı bırakır ve Rablerini birlerlerse,

“Şüphesiz Allah bağışlayandır”; önceki şirklerini bağışlar,

“Merhamet edendir” (Bakara 192); İslam’da onlara merhamet eder.

193- “Onlarla savaşın”; sürekli olarak,

“Ta ki fitne kalmasın”; yani içlerinde şirk kalmayıncaya kadar, Rablerini birlesinler ve başkasına kulluk etmesinler. Bu özellikle Arap müşrikleri hakkındadır.

“Ve din Allah’ın olsun”; yani yalnızca O’na ibadet etsinler.

“Eğer vazgeçerlerse”; yani şirki bırakıp Rablerini birlerlerse,

“Artık düşmanlık yoktur”; yani onlara karşı bir yol yoktur,

“Ancak zalimlere karşıdır” (Bakara 193); yani Rablerini birlemeyenlere karşıdır. Bunun benzeri “Bana karşı bir yol yoktur” (Kasas 28); yani bana karşı bir sebep yoktur.

194- “Haram ay, haram aya karşılıktır”; bu, Peygamber ve Müslümanların Hudeybiye yılında, hicretin altıncı yılında, umre için ihramlı olarak Mekke’ye gitmeleriyle ilgilidir. Mekke müşrikleri onları engelledi. Peygamber kırk deve, denildiğine göre yüz deve kurban gönderdi. Onları geri çevirdiler ve iki ay boyunca Kâbe’ye ulaşmalarına izin vermediler. O sırada Bey‘atü’r-Rıdvân gerçekleşti.

Peygamber onlarla şu şekilde anlaşma yaptı: Kurbanlarını bulundukları yerde kesip geri dönecekler, Mekke’ye girmeyeceklerdi. Ertesi yıl Kureyş Mekke’yi boşaltacak, Müslümanlar üç gün kalacak, yanlarında kınından çıkarılmış silah olmayacaktı.

Peygamber geri döndü, ardından hemen Hayber’e yöneldi, onu muharrem ayında fethetti ve Medine’ye döndü. Ertesi yıl geldiğinde Peygamber ve ashabı zilkade ayında umre için ihrama girdiler ve kurban getirdiler.

Medine’den geldiler, müşrikler Mekke’yi üç günlüğüne boşalttı. Allah onları Mekke’ye soktu. Umrelerini yaptılar ve kurbanlarını kestiler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Haram ay”; bu yıl Mekke’ye girdiğiniz ay,

“Haram aya karşılıktır”; yani geçen yıl sizi engelledikleri haram aya karşılık.

“Ve haramlar karşılıklıdır”; yani sizi haram ayda engelledikleri gibi, Allah da sizi aynı ayda içeri sokarak karşılığını verdi. Onlar Peygamberi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarında sevinmiş ve övünmüşlerdi; Allah ise ertesi yıl onu içeri soktu.

“Kim size saldırırsa, siz de ona saldırın”; Peygamberin ashabı ihramlı olarak umre için yola çıktıklarında müşriklerin sözlerinde durmayıp Mescid-i Haram’da onlarla savaşmalarından korktular. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu:

“Kim size saldırırsa”; yani haremde sizinle savaşırsa,

“Siz de ona saldırın”; yani orada onlarla savaşın,

“Size saldırdığı gibi.”

“Allah’tan sakının”; yani ey müminler, haremde savaşı siz başlatmayın. Eğer müşrikler başlatırsa onlarla savaşın.

“Ve bilin ki Allah, sakınanlarla beraberdir” (Bakara 194); yani şirkten sakınanlarla. Onlara yardım edeceğini bildirdi.

195- “Allah yolunda harcayın”; Peygamber ve Müslümanlar, Allah’ın Mekke’ye soktuğu yılda Medine’den umre için çıktıklarında, Medine çevresinde yaşayan bazı Araplar: “Bizim azığımız yok, bize kimse yiyecek vermez” dediler. Bunun üzerine Allah sadaka verilmesini emretti.

“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”; yani sadakayı bırakıp vermekten geri durmayın ki helâke düşmeyesiniz.

Bir fakir: “Ey Allah’ın elçisi, yiyecek bulamıyoruz, neyle sadaka verelim?” dedi. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Allah yolunda harcayın ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın”; yani sadakayı terk ederseniz bu helâktir.

“İyilik yapın”; yani Allah yolunda harcamayı güzel yapın.

“Şüphesiz Allah iyilik yapanları sever” (Bakara 195); yani Allah’a itaat yolunda infakta güzel davrananları sever.

196- “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın”; yani mikat yerlerinden itibaren ve ihramı yalnız Allah için yaparak, dünya işlerinden hiçbir şey karıştırmadan. Bunlar iki farz ibadettir. Umreye “küçük hac” da denir.

Cahiliye ehli ihramlarında şirk karıştırırlardı. Allah, Peygambere ve müminlere bunları yalnız Allah için yapmalarını emretti.

“Eğer alıkonulursanız”; yani engellenirseniz, tıpkı “Allah yolunda alıkonulanlar” (Bakara 273) ifadesinde olduğu gibi; yani tutulursanız.

Eğer kırık, hastalık veya düşman sebebiyle haremden alıkonulursanız, “kolayınıza gelen kurbandan”; bulunduğu yerde ihramlı olarak kalır ve uygun bir kurban gönderir veya bedelini gönderir. Kurban onun adına kesilince bulunduğu yerde ihramdan çıkar.

“Başlarınızı tıraş etmeyin”; ihramda iken,

“ta ki kurban yerine ulaşıncaya kadar”; yani kurban Mekke’ye ulaşıncaya kadar. Kurban kesilince ihramdan çıkar.

“Sizden kim hasta olur veya başında bir eziyet bulunursa”; bu, Hudeybiye yılında umre için ihramlı olan Ka‘b b. Ucre hakkında indi. Peygamber onun başında çok bit gördü ve: “Sana başındaki haşereler eziyet ediyor mu?” dedi. O da “Evet” dedi. Bunun üzerine ona saçını tıraş etmesini emretti.

“Fidye olarak oruç”; üç gün oruç tutar, ister peş peşe ister ayrı ayrı.

“Ya da sadaka”; altı fakire, her birine yarım sa‘ buğday verir.

“Ya da kurban”; bir koyun, sığır veya deve keser ve Mekke’de fakirlere dağıtır, kendisi yemez. Ka‘b ise bir sığır kesmiştir.

“Güvende olduğunuzda”; yani düşmandan emin olduğunuzda,

“Kim umre ile hacca kadar faydalanırsa”; yani hac niyetiyle umreye girip şevval, zilkade veya zilhiccenin ilk on gününde Mekke’ye girerse,

“Kolayına gelen bir kurban keser”; en az bir koyun. Ondan yer ve dağıtır.

Ebu Hureyre, Selman ve Ebu’l-Arbâd şöyle dediler: “Kurban bulamıyoruz, üç gün oruç tutalım.” Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Kim bulamazsa, hac sırasında üç gün oruç tutar”; zilhiccenin ilk on gününde, Arefe gününe kadar.

“Ve döndüğünüzde yedi gün”; yani Mina’dan döndükten sonra.

“Bu tam on gündür”; dilerse yolda, dilerse memleketinde, ister peş peşe ister ayrı ayrı tutar.

“Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında olmayanlar içindir”; yani harem bölgesinde yaşamayanlar için. Haremde yaşayanlara temettü yoktur ve oruç da yoktur.

“Allah’tan sakının ve bilin ki Allah’ın cezası şiddetlidir” (Bakara 196).

197- “Hac bilinen aylardadır”; yani şevval, zilkade ve zilhiccenin ilk on günü. Bu aylardan başka bir zamanda ihrama giren sünnete aykırı davranmış olur ve onu umreye çevirir.

“Kim o aylarda haccı farz kılarsa”; yani ihrama girerse,

“Hacda cinsel ilişki yoktur”; yani cima yoktur.

“Günah yoktur”; yani sövme yoktur.

“Tartışma yoktur”; yani çekişme ve münakaşa yoktur. Bunun benzeri “Allah’ın ayetleri hakkında ancak inkârcılar tartışır” (Mümin 4).

İhramlıyken tartışıp öfkelenmek veya karşısındakini öfkelendirmek yasaktır. Bunu yapan bir fakiri doyurur.

Veda haccında Peygamber şöyle buyurdu: “Kurbanı olmayan ihramdan çıksın ve bunu umre yapsın.” Onlar: “Biz hacca niyet ettik” dediler; bu onların Peygamberle tartışmalarıydı.

“Yaptığınız her hayrı Allah bilir”; yani refes, günah ve tartışmayı terk etmeniz gibi hayırları.

“Azık edinin”; çünkü Yemen ve diğer yerlerden bazı insanlar azıksız hacceder, yolda insanlardan zorla alırlardı. Bunun üzerine Allah azık almalarını emretti.

“Azığın en hayırlısı takvadır”; yani en hayırlı azık takvadır. Başkalarına zulmetmeyin.

“Benden sakının ey akıl sahipleri” (Bakara 197); yani ey akıl ve anlayış sahipleri, bana isyan etmeyin.

Bu ayet inince Peygamber şöyle buyurdu: “Yüzünüzü insanlara karşı koruyacak kadar azık edinin; azığın en hayırlısı takvadır.”

198- “Size günah yoktur Rabbinizden bir lütuf aramanızda”; cahiliye halkı arasında hem hac yapan hem de ticaret yapanlar vardı. İslam geldikten sonra, Ukaz, Mina ve Zülmecaz pazarlarında hacdan önce ve sonra alışveriş yapmanın uygun olup olmadığını sordular. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi; yani hac mevsiminde ticaret yapmanızda günah yoktur.

“Arafat’tan ayrıldığınızda”; güneş battıktan sonra,

“Allah’ı zikredin Meş‘ar-ı Haram yanında”; yani Müzdelife’de, insanların konakladığı yerde Allah’ı anın.

“Ve O’nu zikredin, sizi hidayete erdirdiği gibi”; yani din yoluna ilettiği şekilde.

“Daha önce siz sapıklardandınız” (Bakara 198); yani hidayetten uzak idiniz.

199- “Hums” denilen gruplar (Kureyş, Kinane, Huzaa ve Amir b. Sa‘saa) Müzdelife’de kalır, Arafat’ta durmazlardı. Allah onlara Arafat’ta vakfe yapmalarını emretti:

“Sonra insanların akın ettiği yerden akın edin”; yani Arafat’tan.

“Ve Allah’tan bağışlanma dileyin”; günahlarınız için.

“Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir” (Bakara 199).

200- Müminler hacdan sonra cahiliyedeki gibi babalarını övmek yerine Allah’ı zikretmekle emrolundu.

“Hatta daha güçlü bir anışla”; yani daha çok zikredin.

“İnsanlardan kimi ‘Rabbimiz, bize dünyada ver’ der”; onlar sadece dünya isterlerdi: mal, evlat, yağmur vb.

“Onun ahirette hiçbir payı yoktur” (Bakara 200); yani ahirette nasibi yoktur. Bu “nasip” anlamı, “kendi paylarından yararlandılar” (Tevbe 69) ifadesine benzer şekilde kullanılmıştır.

201- Bunlar hem dünya hem ahiret hayrını isterler: dünyada geniş rızık, ahirette cennet ve ateşten korunma (Bakara 201).

202- “Bunlar kazandıklarından bir paya sahiptirler”; yani yaptıkları iyi amellerden nasipleri vardır.

“Allah hesabı çabuk görendir” (Bakara 202); yani hesap çok hızlıdır, sanki hemen gerçekleşmiş gibidir.

203- “Sayılı günlerde Allah’ı zikredin”; bu, cemrelerin atıldığı teşrik günleridir. “Bilinen günler” ise kurban günü ve ondan sonraki iki gündür.

“Kim iki günde acele ederse”; yani kurban gününden sonraki iki günün sonunda, güneş batmadan Mina’dan ayrılırsa,

“Ona günah yoktur”; yani bunda bir günah yoktur, günahları bağışlanmıştır.

“Kim de gecikirse”; üçüncü güne kalır ve o gün de cemreleri atarsa,

“Ona da günah yoktur”; bunda da günah yoktur, günahları bağışlanmıştır.

“Takva sahibi olan için”; yani ihramdayken av öldürmekten sakınan için.

“Allah’tan sakının ve bilin ki O’na toplanacaksınız” (Bakara 203); yani ahirette O’na döndürülüp amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Bu anlam, “Size kara avı haram kılındı… Allah’tan sakının ki O’na toplanacaksınız” (Maide 96) ayetine benzer.

204- Bu ayet, Ahnes b. Şerik hakkında inmiştir. Peygambere gelir, onu sevdiğini söyler, Allah’a yemin ederek iman ettiğini iddia ederdi. Sözü hoş görünürdü, fakat kalbinde bunun zıddı vardı.

“Kalbindekine Allah’ı şahit tutar”; yani söylediğinin doğru olduğuna yemin eder.

“Oysa o düşmanlıkta en şiddetli olandır” (Bakara 204); yani batıl üzere çok çekişen biridir. Bu anlam, “inatçı, çok tartışan bir kavmi uyarman için” (Meryem 97) ifadesine benzer.

205- “O yüz çevirince”; yani gizlenip ortadan kaybolduğunda,

“Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışır”; günahlar işler,

“Ekini ve nesli yok eder”; yani mallara ve canlılara zarar verir. Rivayete göre bir Müslümanın ürününü yakmış, hayvanını öldürmüştür.

“Allah bozgunculuğu sevmez”.

206- “Ona ‘Allah’tan sakın’ denildiğinde”;

“Günah yüzünden kibir onu sarar”; yani günah işleme konusunda hamiyet ve gurur gösterir. Bu anlam, “kafirler kibir ve ayrılık içindedir” (Sad 2) ayetine benzer.

“Artık ona cehennem yeter”;

“Ne kötü bir yataktır!”.

207- Bu ayet, Suheyb b. Sinan hakkında inmiştir. Mekke müşrikleri Ammar, Bilal, Habbab ve Suheyb’i İslam’dan döndürmek için işkence ediyorlardı. Suheyb zayıf bir kimseydi. Onlara şöyle dedi: “Ben yaşlı bir adamım; sizinle ya da başkasıyla olmam size fayda da zarar da vermez. Sizin istediğiniz malımdır, canım değil. Malımı alın, beni ve dinimi bırakın; Medine’ye gitmeme de engel olmayın.”

Onlar bunu kabul ettiler. Suheyb malını verip canını kurtardı ve Medine’ye hicret etti. Yolda Ebû Bekir ile karşılaştı. Ebû Bekir ona: “Alışverişin kârlı oldu ey Suheyb” dedi. Bunun üzerine bu ayet indirildi.

“Allah kullarına çok şefkatlidir” (Bakara 207).

208- Bu ayet, Tevrat’a iman etmiş bazı kimseler hakkında inmiştir. Bunlar namazda Tevrat okumak ve cumartesi hükmünü sürdürmek istemişlerdi.

“Topluca İslam’a girin”; yani İslam’ın bütün hükümlerini kabul edin.

“Şeytanın adımlarına uymayın”; yani onun süslediği eski dinlere ait uygulamalara yönelmeyin.

“Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır” (Bakara 208).

209- “Eğer kayarsanız”; yani doğru yoldan saparsanız,

“Apaçık deliller geldikten sonra”; yani İslam’ın hükümleri açıklandıktan sonra,

“Bilin ki Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir” (Bakara 209); yani sizi cezalandırmaya kadirdir.

210- “Onlar bekliyorlar mı”; yani inkârcılar,

“Ancak Allah’ın bulut gölgeleri içinde gelmesini”; beyaz bir bulut gibi bir görünümle,

“Ve meleklerin gelmesini”; melekler de onunla birlikte inerler. Bu anlam, “Gök bulutla yarılıp melekler indirildiğinde” (Furkan 25) ayetine benzer.

“Ve işin bitirilmesini”; yani hükmün verilmesini ve azabın gerçekleşmesini,

“Bütün işler Allah’a döndürülür” (Bakara 210); yani sonunda bütün işlerin hükmü O’na aittir.

211- “İsrailoğullarına sor”; yani Medine Yahudilerine,

“Onlara ne kadar açık ayetler verdik”; yani denizin yarılması, düşmanlarının helak edilmesi, üzerlerine kudret helvası ve bıldırcın indirilmesi, bulutla gölgelenmeleri ve taştan su çıkarılması gibi nice açık mucizeler verdik.

Buna rağmen bu nimetlerin Rabbine karşı inkâr ettiler ve Muhammed’i inkâr ettiler.

“Kim Allah’ın nimetini kendisine geldikten sonra değiştirirse”; yani onu inkâr ederse,

“Şüphesiz Allah’ın azabı şiddetlidir”.

212- “Kâfirlere dünya hayatı süslü gösterildi”; yani dünyadaki nimetler kendilerine cazip kılındı. Bu ayet, münafıklar (Abdullah b. Übey ve arkadaşları) hakkında inmiştir.

“İman edenlerle alay ederler”; fakir oldukları için müminlerle alay ederlerdi. Bu, Suheyb, Bilal, Habbab, Abdullah b. Mesud, Ebu Hureyre ve benzeri fakir müminler hakkında söylenmiştir.

“Takva sahipleri onların üstündedir kıyamet günü”; yani müminler ahirette onların üstünde olacaktır.

“Allah dilediğine hesapsız rızık verir” (Bakara 212); yani rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır; bunu kimseye hesap vermek zorunda değildir.

213- “İnsanlar”; yani gemi ehli.
“Tek bir ümmet idi”; yani yalnızca İslam dini üzereydiler.

“Allah peygamberleri gönderdi”; İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Lut.

“Müjdeleyici”; cennetle müjdeleyen.
“Uyarıcı”; cehennemle korkutan.

“Onlarla birlikte kitabı hak ile indirdi”; yani İbrahim’in sahifeleri.

“İnsanlar arasında hükmetmesi için”; yani din hususunda ihtilaf ettikleri konularda hükmetsin diye.

“Kendilerine kitap verilenler ihtilafa düştü”; açık deliller geldikten sonra.

“Aralarındaki azgınlık yüzünden”; yani haset ve zulüm sebebiyle ayrıldılar.

“Allah iman edenleri doğruya iletti”; yani tevhid konusunda doğruya yöneltti.

“Allah dilediğini doğru yola iletir” (Bakara 213).

214- Sonra müminlere, Allah yolunda mutlaka bela ve meşakkat olacağını açıkladı ve şöyle buyurdu:

“Yoksa siz cennete gireceğinizi mi sandınız”; bunun benzeri şu ayettedir: “Yoksa siz cennete gireceğinizi mi sandınız, Allah sizden cihad edenleri henüz ortaya çıkarmadan…” (Âl-i İmrân 142) ve yine şu ayette: “Elif Lâm Mîm. İnsanlar, ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılacaklarını ve imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?” (Ankebut 1-2).

Bu, münafıkların Uhud günü müminlere söyledikleri söz sebebiyledir: “Neden kendinizi öldürüyor ve mallarınızı helâk ediyorsunuz? Eğer Muhammed bizimle olsaydı size öldürülme musallat edilmezdi.” Müminler de onlara şöyle cevap verdiler: “Allah buyurdu ki: Bizden öldürülen cennete girer.” Bunun üzerine münafıklar: “Kendinizi boş şeylerle mi avutuyorsunuz?” dediler. Bunun üzerine Allah, Uhud günü: “Yoksa siz cennete gireceğinizi mi sandınız…” ayetini indirdi. Bu, Osman bin Affan ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur.

“Henüz size, sizden öncekilerin hali gelmeden”; yani önceki mümin ümmetlerin başına gelen imtihanlar gelmeden.

“Onlara sıkıntı dokundu”; yani şiddet ve bela.

“Ve darlık”; yani çeşitli musibetler.

“Sarsıldılar”; yani korkutuldular.

“Öyle ki peygamber ve onunla birlikte iman edenler ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler”; yani sıkıntı en son noktaya ulaştı.

Bunun üzerine Allah buyurdu: “Dikkat edin, Allah’ın yardımı yakındır”

215- “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar”; mallarından ne harcayacaklarını sorarlar. Bu, Amr b. el-Cemuh’un: “Ne kadar infak edelim ve kime verelim?” demesi üzerine nazil olmuştur.

“De ki: Hayırdan ne infak ederseniz”; yani maldan ne verirseniz, “hayır” kelimesi mal demektir, tıpkı “eğer mal bırakmışsa” (Bakara 180) ifadesinde olduğu gibi.

“Ana-baba, yakınlar, yetimler, miskinler ve yolcu içindir”; yani mallarınızın harcanacağı yerler bunlardır.

“Yaptığınız her hayrı Allah bilir” (Bakara 215); yani ne infak ettiğinizi bilir.

Ayrıca “De ki: Afv (ihtiyaç fazlası)” (Bakara 219) ayetiyle, kişinin ihtiyacından fazlasını infak etmesi emredilmiştir. Bu ayette “Allah size ayetleri böyle açıklar ki düşünesiniz” (Bakara 219) buyurularak, dünyanın geçici, ahiretin kalıcı olduğu üzerinde düşünmeye çağrılmışlardır.

216- “Savaş size farz kılındı”; yani size zorunlu kılındı, tıpkı “oruç size farz kılındı” (Bakara 183) ayetinde olduğu gibi.

“O size ağır gelir”; yani size meşakkatlidir.

“Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır”; Allah onun sonucunu fetih, ganimet ve şehadet kılar.

“Olur ki sevdiğiniz bir şey sizin için şerlidir”; yani cihattan geri durmak gibi, bunun sonucu kötü olur, ne zafer ne ganimet elde edersiniz.

“Allah bilir, siz bilmezsiniz”.

217- “Sana haram ayı hakkında soruyorlar”; bu şu olay sebebiyle olmuştur: Peygamber, Bedir savaşından iki ay önce, hicretin on altıncı ayında, Cemâziyelâhir ayında Ubeyde b. el-Hâris b. Abdülmuttalib’i bir seriyye ile gönderdi.
Ubeyde, Peygamber’den ayrılırken gözleri yaşla doldu ve Peygamber’den ayrılmanın hüznünü yaşadı. Peygamber onun bu halini görünce yerine Abdullah b. Cahş el-Esedî’yi gönderdi. Abdullah’ın annesi, Peygamber’in halası Ümeyme bint Abdülmuttalib idi.
Ona bir mektup verdi ve Mekke tarafına gitmesini emretti. Mektubu iki gece yürüdükten sonra açmasını söyledi. Abdullah iki gece yürüdükten sonra mektubu açtı. Mektupta şöyle yazıyordu:
“Allah’ın adıyla Nahle vadisine git. Arkadaşlarından kimseyi zorlamadan, benim emrimi yerine getir ve Kureyş kervanını gözetle.”
Abdullah bunu okuyunca “İnna lillah…” dedi ve Allah’a ve Resûlüne itaat etti. Sonra arkadaşlarına: “Kim benimle gelmek isterse gelsin, kim dönmek isterse dönsün” dedi.
Onlar sekiz muhacirdi: Abdullah b. Cahş, Sa’d b. Ebî Vakkas, Utbe b. Gazvân, Ebû Huzeyfe, Sehl b. Beydâ, Âmir b. Rebîa ve Vâkıd b. Abdullah. Sa’d ve Utbe geri döndü, diğerleri devam etti.
Nahle’ye geldiklerinde Kureyş kervanına saldırdılar. Amr b. el-Hadramî’yi Vâkıd b. Abdullah bir okla öldürdü. Bu, İslam’da müşriklerden öldürülen ilk kişiydi. Osman b. Abdullah ve Hakem b. Keysân’ı esir aldılar. Nevfel b. Abdullah kaçtı ve Mekke’ye gidip haberi verdi.
Bu olay Receb ayının ilk günüydü. Müslümanlar, bunun Receb’de mi yoksa Cemâziyelâhir’in son günü mü olduğunu bilemediler.
Mekke müşrikleri Müslümanlara şöyle dediler:
“Siz haram ayda savaşmayı helal saydınız, esirlerimizi ve mallarımızı aldınız.”
Müslümanlar: “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler. Mekke’deki Müslümanlar Abdullah b. Cahş’a yazıp durumu sormasını istediler.
Bunun üzerine şu ayet indi:
“Sana haram ayı ve onda savaşmayı soruyorlar…”
“De ki: Onda savaşmak büyük bir iştir”; yani bunda ruhsat yoktur.
“Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram’dan alıkoymak ve halkını oradan çıkarmak”; yani Peygamber’i ve ashabını Mekke’den çıkarmaları.
“Allah katında daha büyüktür”; yani bu yaptıkları, öldürmekten ve mal almaktan daha büyüktür.
“Fitne öldürmekten daha büyüktür”; yani şirk.
“Onlar sizinle savaşmaya devam ederler”; yani Mekke müşrikleri.
“Sizi dininizden döndürünceye kadar”; eğer güçleri yeterse.
“Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse”;
“İşte onların amelleri boşa gitmiştir”;
“Dünyada ve ahirette”;
“Onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacaklardır” (Bakara 217).

218- Abdullah b. Cahş bu ayeti Mekke’deki Müslümanlara yazdı ve onlara: “Eğer sizi ayıplarlarsa, siz de onların yaptıklarıyla onları ayıplayın” diye yazdı.

Abdullah b. Cahş ve arkadaşları şöyle dediler: “Biz Receb ayında o kavme saldırdık; Allah yolunda cihad edenlerin ecrini umuyoruz.” Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Şüphesiz iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.” (Bakara 218).

“İman edenler ve hicret edenler”; yani Medine’ye hicret edenler.

“Ve cihad edenler”; müşriklere karşı.

“Allah yolunda”;

“İşte onlar Allah’ın rahmetini umarlar”; yani Allah’ın cennetini. Bunun benzeri şu ayettedir: “Yüzleri ak olanlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler” (Âl-i İmrân 107), yani Allah’ın cennetindedirler. Bu, onların Peygamber’e: “Allah yolunda cihad edenlerin ecri bize de var mı?” demeleri sebebiyledir.

“Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir”; haram ayda öldürmeyi, esir almayı ve malları almayı işlemeleri sebebiyle onları bağışlamıştır.

Bu seriyye, İslam’da ilk seriyye, ilk ganimet, ilk humus, ilk öldürme ve ilk esir alma olmuştur.

O gün kaçan Nevfel b. Abdullah ise Hendek günü, Ahzab gazvesinde atının karnına vurup hendekten geçmek istedi, fakat hendeğe düştü, kendisi de atı da parçalandı ve Allah onu öldürdü.

Müşrikler onun cesedini para karşılığında istediler. Peygamber şöyle dedi: “Onu alın; çünkü o kötü bir ceset, kötü bir diyettir.”

219- “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar”, yani kumarı. Bu ayet Abdurrahman b. Avf, Ömer b. Hattab, Ali b. Ebu Talib ve ensardan bir grup hakkında nazil oldu. Cahiliyede bir kimse: “Deve kesimi için kim var?” derdi. Bir grup kalkar, deve satın alır, her biri için bir pay belirler, sonra kura çekerlerdi. Kimin payı çıkarsa bedel ödemekten kurtulurdu; sonunda bir kişi kalırdı, devenin bedelinin tamamı onun üzerine olurdu ve o kimsenin deveden hiçbir payı olmazdı, diğerleri eti aralarında paylaşırdı. İşte bu kumardır.

“De ki: Onlarda büyük bir günah vardır”; yani bunları yapmakta büyük günah vardır. Çünkü bunda namazı terk etmek, Allah’ı anmayı terk etmek ve haramlara girmek vardır.

“Ve insanlar için bazı faydalar vardır”; yani yasaklanmadan önce bunlarda lezzet ve ticaret gibi faydalar vardı. Allah onları haram kıldıktan sonra: “Onların günahı faydalarından daha büyüktür” buyurdu. Yani yasaktan sonra günahları, yasaktan önceki faydalarından daha büyüktür. Bu ayetten sonra bir yıl geçince kesin haram kılındı. Kumarın faydası, bazı kimselerin kazanması, bazılarının kaybetmesidir. Kumar bu yüzden “meysir” diye adlandırıldı; çünkü “bize devenin bedelini kolaylaştırın” derlerdi.

“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını. Allah ayetleri size böyle açıklar ki düşünesiniz”.

220- “Dünya ve ahiret hakkında.”
“Sana yetimler hakkında da soruyorlar.” Bunun sebebi şudur: Allah yetim malları hakkında şöyle buyurdu: “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş doldururlar ve yakında alevli bir ateşe gireceklerdir” (Nisâ 10). Bu ayet inince Müslümanlar yetimlerle birlikte yaşamaktan çekindiler; yetimin evi, yemeği ve hizmeti ayrı tutuldu. Bu hem Müslümanlara hem yetimlere zor geldi.

Bunun üzerine Sabit b. Rifa’a Peygamber’e şöyle dedi: “Allah’ın yetimler hakkında indirdiğini duyduk, onları ve mallarını bizden ayırdık. Bu bize de onlara da zor geldi. Her birimiz yetimi ayrı tutacak imkân bulamıyoruz. Onlarla birlikte yaşasak, ev ve yemek ortak olsa, hizmet ve binekte birlikte olsak, onlara zarar vermesek, hatta daha iyisini versek olur mu?” Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları düzeltmek onlar için daha hayırlıdır.” Yani yetim için faydalı olan her şey daha hayırlıdır.

“Eğer onlarla karışırsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir”; yani mesken, yemek, hizmet ve binekte birlikte olabilirsiniz.

“Allah bozanı düzeltenlerden ayırt eder”; yani yetimin malını bozup yiyeni, onu koruyup düzelteni bilir.

“Eğer Allah dileseydi sizi zora sokardı”; yani sizi günaha düşürürdü. Bunun benzeri: “O, sizin sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelen…” (Tevbe 128), yani günaha düşmeniz. Eğer dileseydi yetimlerle karışmayı size haram kılardı; tıpkı leş, kan ve domuz eti gibi, hiçbir şekilde faydalanamazdınız.

“Şüphesiz Allah güçlüdür, hikmet sahibidir” (Bakara 220); yani yetim malları hakkında verdiği hükümde.

221- “Müşrik kadınlarla evlenmeyin”; bu ayet Ebu Mersed el-Ğanevî hakkında nazil oldu. Onun adı Eymen’dir. Ayrıca Kureyşli Anâk hakkında nazil olmuştur. Ebu Mersed salih bir adamdı. Müşrikler Mekke’de bazı Müslümanları esir almışlardı. Ebu Mersed gizlice Mekke’ye giderdi. Gece olunca yol alır, gündüz olunca dağlara çekilirdi ki kimse onu görmesin. Mekke’ye varınca Müslümanları gözetlerdi. Müşrikler onları ihtiyaç için dışarı çıkardığında, onları dışarıda bırakırlardı. Ebu Mersed gelir, onlardan birini sırtına alır, Mekke dışına çıkarır, bağını kırar ve Medine’ye gönderirdi. Bu onun alışkanlığıydı.

Bir gün yine Mekke’ye geldiğinde Anâk ile karşılaştı. Cahiliyede onunla birlikte olmuştu. Kadın ona: “Ey Ebu Mersed, benimle birlikte olmak istemez misin?” dedi. O da: “Allah zinayı haram kıldı” dedi.

Kadın ondan ümidini kesince Mekke müşriklerine haber verdi. Onu aramaya çıktılar. O da ağaçlar arasında gizlendi. Onu bulamadılar. Geri dönünce Ebu Mersed Müslümanlardan birini sırtına alıp Mekke’den çıkardı, bağını kırdı ve Medine’ye döndü.

Peygamber’e gelip durumu anlattı ve dedi ki: “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, isteseydim ağaçların arasında gizlenmişken onları yakalayabilirdim.” Peygamber ona: “Rabbine şükret ey Ebu Mersed, Allah onları senden uzak tuttu” dedi.

Ebu Mersed dedi ki: “Ey Allah’ın elçisi, Anâk bana hoş geliyor, cahiliyede aramızda bir şey vardı. Onunla evlenmeme izin verir misin?” Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Müşrik kadınlarla evlenmeyin, iman edinceye kadar”; yani Allah’ın birliğini tasdik edinceye kadar.

“İman eden bir cariye, hoşunuza gitse bile müşrik bir kadından daha hayırlıdır”; onun “o bana hoş geliyor” demesi üzerine.

“Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar evlendirmeyin. İman eden bir köle, hoşunuza gitse bile müşrik bir erkekten daha hayırlıdır.”

“Onlar ateşe çağırırlar”; yani müşrikler sizi küfre çağırırlar.

“Allah ise izniyle cennete ve bağışlanmaya çağırır ve ayetlerini insanlara açıklar ki düşünüp öğüt alsınlar”.

222- “Sana hayızdan soruyorlar. De ki: O bir ezadır”; yani bir pisliktir. Bu ayet Amr b. Dihdah el-Ensârî hakkında nazil oldu. Bu ayet inince kadınlarla aynı kapta yemek yemeyi bıraktılar, onları evlerden ve yataklardan çıkardılar; Acemlerin yaptığı gibi.

Bazı Araplar Peygamber’e şöyle dediler: “Hayızlı kadından uzak durmak bize zor geliyor, hava da çok soğuk. Eğer onları elbiseyle tercih etsek ev halkı zarar görür, ev halkını tercih etsek kadınlar soğuktan zarar görür.” Bunun üzerine Peygamber şöyle dedi: “Siz onların evlerden uzaklaştırılmasıyla emrolunmadınız. Size emredilen sadece hayız hâlinde cinsel ilişkiden uzak durmanızdır. Temizlendiklerinde onlara yaklaşın.”

Sonra şu ayeti okudu: “Hayız hâlinde kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın” (Bakara 222).

“Temizlendiklerinde”; yani hayızdan guslettiklerinde.

“O halde Allah’ın size emrettiği yerden onlara varın”; yani hayız hâli dışında, yasaklanan yerden değil, ön taraftan.

“Şüphesiz Allah tövbe edenleri sever”; yani günahlardan dönenleri.

“Ve temizlenenleri sever”; yani hades, cünüplük ve hayızdan temizlenenleri.

223- “Kadınlarınız sizin için bir tarladır.” Bu ayet Hayy b. Ahtab ve Yahudilerden bir grup hakkında nazil oldu. Onlar Müslümanlara şöyle dediler: “Kadınlara sadece sırtüstü yatarken yaklaşmanız helaldir. Biz kitabımızda bunun dışında yaklaşmanın günah olduğunu buluyoruz.”

Müslümanlar Peygamber’e dediler ki: “Biz cahiliyede de İslam’da da kadınlara her şekilde yaklaşıyorduk. Yahudiler bunun günah olduğunu söylüyor.” Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Kadınlarınız sizin için bir tarladır”; yani çocuk için bir ekim yeridir.

“Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın”; yani ön taraftan olmak şartıyla dilediğiniz şekilde.

“Kendiniz için hazırlık yapın”; yani çocuk hazırlayın.

“Allah’tan sakının”; yani hayız hâlinde onlara yaklaşmayın.

“Bilin ki O’na kavuşacaksınız”; yani amellerinizin karşılığını verecektir.

“Müminleri müjdele”; yani Allah’ın emrini ve yasağını tasdik edenleri cennetle müjdele.

224- “Yeminlerinizi, iyilik yapmanıza, takvaya ve insanlar arasında düzeltme yapmanıza engel kılmayın”; bu ayet Ebu Bekir ve oğlu Abdurrahman hakkında nazil oldu. Ebu Bekir, onunla ilişki kurmamaya yemin etmişti, ta ki iman edinceye kadar. Bir kimse yemin ettiğinde: “Yeminimi mutlaka yerine getirmeliyim” derdi. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi.

Yani kişi, akrabasını ziyaret etmemek gibi bir günah üzerine yemin etmemelidir. Bir kimse komşusuna gitmemeye, onunla konuşmamaya veya insanlar arasında barışı sağlamamaya yemin edebilir. Hatta bir kişi iki kişi arasında barış yapmak isterken biri onu kızdırır veya itham eder, o da aralarını düzeltmemeye yemin eder.

Allah buyurdu ki: Akrabayı kesmeye yemin etmeyin. “İyilik yapmanız, takva sahibi olmanız ve insanlar arasında düzeltmeniz” daha hayırlıdır. Bu, Allah’a karşı işlenen bir günah üzerinde yemin edip onu yerine getirmekten daha hayırlıdır.

“Allah işitendir”; yani onların “yemin ettik” sözlerini işitir.

“Bilendir”; yani bunu bilir. Bu, Maide’de kefaret ayeti inmeden önceydi.

225- “Allah sizi yeminlerinizdeki boş sözlerden dolayı sorumlu tutmaz”; bu, kişinin doğru olduğunu zannederek yemin etmesi, fakat yanılmasıdır. Allah bundan dolayı onu sorumlu tutmaz ve bunda kefaret yoktur. Bu affedilmiştir.

“Fakat kalplerinizin kazandığı şeylerden dolayı sorumlu tutar”; yani kalbinizin bilerek bağladığı günahkâr yeminlerden. Kişi bile bile yalan yere yemin ederse, işte bunda kefaret vardır.

“Allah bağışlayandır”; yani yapılan yemin konusunda bağışlayıcıdır.

“Halîmdir”; yani hemen cezalandırmaz ve bunda kefareti zorunlu kılmaz.

226- “Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için”; yani eşlerine yaklaşmamaya yemin edenlerdir.

“Dört ay bekleme süresi vardır”; yani erkek, eşine yaklaşmamaya yemin eder.

“Eğer dönerlerse”; yani dört ay dolmadan yemininden dönüp onunla birlikte olursa, kadın onun eşidir ve yeminine kefaret gerekir.

“Şüphesiz Allah bağışlayandır, merhamet edendir” (Bakara 226); bu yemin hakkında bağışlayıcıdır. Çünkü kefaret konulmuştur.

227- “Eğer boşamaya karar verirlerse”; yani boşamayı kesinleştirirlerse ve dört ay boyunca ona yaklaşmazsa, kadın bir talakla ondan ayrılır.

“Şüphesiz Allah işitendir”; onun yeminini işitir.

“Bilendir”; yani onu bilir.

228- “Boşanmış kadınlar, kendilerini üç kur bekletirler”; yani hayız gören kadınlar için üç hayızdır.

“Rahimlerinde Allah’ın yarattığını gizlemeleri helal değildir”; yani hamileliği gizlemeleri helal değildir.

“Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa”; yani Allah’ın birliğini ve ahireti tasdik ediyorlarsa.

“Eşleri, bu süre içinde onları geri almaya daha layıktırlar”; yani koca, iddet süresi içinde onları geri almaya daha hak sahibidir. Bu, İsmail el-Gıfârî ve eşi hakkında nazil olmuştur. Kadın hamile olduğunu fark etmemişti.

“Eğer barışmak isterlerse”; yani aralarını düzeltmek isterlerse. İsmail onu geri aldı, kadın hamileydi, ondan bir çocuk doğurdu, sonra hem kadın hem çocuk öldü.

“Kadınların hakları, örfe uygun olarak, üzerlerindeki sorumluluklar gibidir”; yani kadınların erkekler üzerindeki hakları, erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibidir.

“Erkeklerin onlar üzerinde bir derece üstünlüğü vardır”; yani erkeklerin hak bakımından bir üstünlüğü vardır.

“Allah güçlüdür, hikmet sahibidir” (Bakara 228); yani hükmünde hikmet sahibidir.

229- Bu ayet, erkeğin kadını nasıl boşayacağını ve iddetini nasıl bekleyeceğini açıklamak üzere nazil olmuştur.

“Boşama iki defadır”; yani iki talak vardır.

“Bundan sonra ya iyilikle tutmak ya da güzellikle bırakmak vardır”; yani üçüncü boşama zarar vermeksizin yapılır.

“Size verdiğiniz şeylerden bir şey almanız helal değildir”; yani boşarken mehri geri almak helal değildir.

“Ancak ikisinin Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkmaları durumu müstesnadır”; yani kadın kendisi hakkında fitneden korkarsa ve kocasına karşı gelmekten endişe ederse veya erkek kadının itaatsizliğinden dolayı ona zulmetmekten korkarsa.

“Eğer Allah’ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarsanız”; yani bunu bilirseniz.

“Kadının fidye vererek ayrılmasında ikisine de günah yoktur”; yani kadın bir bedel vererek ayrılırsa ve erkek kabul ederse bunda günah yoktur. Bu hüküm Sabit bin Kays bin Şemmas ile eşi hakkında nazil olmuştur. Kadın, mehri olan bahçeyi geri vererek ondan ayrılmıştır; bu İslam’da ilk hul‘ olayıdır.

“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; onları aşmayın. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir”

230- “Eğer onu boşarsa”; yani iki boşamadan sonra üçüncü defa boşarsa.

“Ona helal olmaz”; başka bir kocayla evlenmedikçe.

“Başka bir kocayla evlenmedikçe”; yani onunla birlikte olmadıkça. Bu ayet Temime bint Vehb ile eşi Rifa‘a hakkında nazil olmuştur.

“Eğer o da boşarsa”; yani ikinci koca boşarsa.

“İkisine günah yoktur”; yani ilk koca ile kadına.

“Yeniden evlenmelerinde”; yeni nikâh ve mehir ile.

“Eğer Allah’ın sınırlarını koruyacaklarını düşünüyorlarsa”; yani bunu yapabileceklerini zannederlerse.

“Bunlar Allah’ın sınırlarıdır; bilen bir topluluk için açıklar”.

231- “Kadınları boşadığınızda”; bir talakla.

“Sürelerinin sonuna yaklaştıklarında”; iddet bitmeden önce.

“Ya onları iyilikle tutun ya da iyilikle bırakın”; zarar vermeden, haklarını vererek.

“Onlara zarar vermek için tutmayın”; yani onları incitmek amacıyla geri almayın. Bu, eşini sürekli boşayıp geri alan kimse hakkında nazil olmuştur.

“Kim bunu yaparsa kendine zulmetmiş olur.”

“Allah’ın ayetlerini alaya almayın”; yani boşama ve geri alma hükümlerini oyun edinmeyin.

“Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın”; yani İslam nimetini.

“Ve size indirdiği kitabı ve hikmeti”; yani Kur’an’daki öğütleri.

“Allah’tan sakının ve bilin ki Allah her şeyi bilendir”.

232- “Kadınları boşadığınızda”; bir talakla.
“Süreleri dolduğunda”; iddetleri bitince.
“Eski kocalarıyla evlenmelerine engel olmayın”; yani onları geri dönmekten alıkoymayın. Bu ayet Ma‘kıl bin Yesar hakkında nazil olmuştur.

“Aralarında uygun şekilde anlaştıklarında”; yeni mehir ve nikâh ile.

“Bu, içinizden Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimselere öğüttür.”

“Bu sizin için daha temiz ve daha arındırıcıdır.”

“Allah bilir, siz bilmezsiniz”.

“Bu ayet nazil olunca Peygamber şöyle dedi: Ey Ma‘kıl, eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsan, kız kardeşini falancaya engelleme, yani Ebu’l-Beddah’a. Bunun üzerine o dedi ki: Ben Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorum ve seni şahit tutuyorum ki onu onunla evlendirdim.”

233- “Anneler, çocuklarını emzirirler”; yani boşandıklarında.

“Tam iki yıl”; emzirmeyi tamamlamak isteyen için iki yıl tamdır, bu süre farz değildir; isteyen artırır, isteyen azaltır.

“Çocuğun babasına düşer”; yani çocuk emziriliyorsa babaya annenin nafakası ve giysisi düşer.

“Onların yiyecek ve giyecekleri uygun şekilde”; yani gücüne göre.

“Hiç kimse gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü tutulmaz”; yani nafaka ve giyecekte gücü yettiği kadar.

“Hiçbir anne çocuğu sebebiyle zarara uğratılmaz”; yani erkek, boşadığı kadına zarar vermek için çocuğunu ondan zorla almasın.

“Hiçbir baba da çocuğu sebebiyle zarara uğratılmaz”; yani kadın da çocuğu babaya vererek ona zarar vermesin.

“Varis üzerine de bunun benzeri vardır”; yani baba ölürse, yetimin nafaka ve giyeceği varise aittir; o da anneye zarar vermez.

“Eğer ikisi karşılıklı rıza ve danışma ile sütten kesmek isterlerse”; yani anlaşarak.

“Kendilerine günah yoktur”; iki yıldan önce sütten kesebilirler.

“Eğer çocuklarınızı başkasına emzirtmek isterseniz”; yani anne kabul etmezse.

“Size günah yoktur”; baba sütanne tutabilir.

“Verdiğinizi uygun şekilde teslim ettiğinizde”; yani sütannenin ücretini.

“Allah’tan sakının”; bu hükümlerde O’na karşı gelmeyin.

“Ve bilin ki Allah yaptıklarınızı görmektedir”.

234- “Sizden vefat edip geride eşler bırakanların kadınları”; yani kocası ölen kadınlar.

“Kendi kendilerine dört ay on gün beklerler”; yani kocanın ölümünden itibaren.

“Sürelerini tamamladıklarında”; yani bu süre dolduğunda.

“Kendileri hakkında uygun olanı yapmalarında size bir günah yoktur”; yani kadın iddeti bitince süslenebilir ve evlenmek isteyebilir.

“Allah yaptıklarınızdan haberdardır”

235- Kadınlara üstü kapalı şekilde evlenme teklifinde bulunmanızdan dolayı size bir günah yoktur; yani bir erkeğin, kadının iddeti bitmeden önce: “Sen hoşuma gidiyorsun, seni başkasına tercih etmem” demesi gibi. Bu, üstü kapalı ifadedir.

“Veya bunu içinizde gizlemenizden”; yani iddet süresinde onları nikâhlamayı kalbinizde gizlemenizden dolayı da size günah yoktur.

“Allah, sizin onları anacağınızı bilmektedir.”

“Fakat onlarla gizlice sözleşmeyin”; yani iddet içinde onlarla gizli şekilde birleşmeyi vaat etmeyin.

“Ancak uygun bir söz söylemeniz müstesnadır”; yani güzel ve meşru bir söz. Bunun benzeri: “Onlara güzel söz söyleyin” (Nisâ 8).

Kadına iddet içindeyken şöyle denir: “Sana ikram etmek isterim, seni başkasına tercih etmem.”
“Nikâh bağını kesinleştirmeyin”; yani iddet içinde nikâhı kesinleştirmeyin.
“Kitap süresi sona erinceye kadar”; yani iddeti bitinceye kadar.
“Bilin ki Allah, içinizde olanı bilir”; yani kalplerinizdeki şeyleri bilir.
“O’ndan sakının”; yani iddet süresinde haram olan şeyi yapmaktan sakının.
“Ve bilin ki Allah bağışlayandır”; yani sizi bağışlar.
“Halîmdir”; yani cezayı hemen vermez.

236- “Kadınları, onlara dokunmadan”; yani onlarla cinsel ilişkide bulunmadan.

“Veya onlar için bir mehir belirlemeden”; yani mehir tayin etmeden.

“Size bir günah yoktur”; bu durumların hepsinde boşamakta bir sakınca yoktur.

Bu, bir adamın, bir kadını onunla birleşmeden ve ona mehir belirlemeden boşaması durumudur; bu kadına mehir yoktur, iddet yoktur.

“Onları faydalandırın”; yani boşadığı kadına bir şey verilir ve buna zorlanır. Bu faydalandırma belirli bir miktarla sınırlı değildir.

Bu ayet, ensardan bir adam hakkında nazil olmuştur. Benî Hanife’den bir kadınla evlenmişti, ona mehir belirlememişti, sonra onunla birleşmeden onu boşadı. Peygamber ona: “Onu bir şeyle faydalandırdın mı?” dedi. Adam: “Hayır” dedi. Peygamber: “Ona takkeni ver; değeri yoktur ama bir sünneti yaşatmak istedim” dedi.

“Zengin olan gücüne göre”; malına göre.
“Dar imkânlı olan da gücüne göre”; malına göre.
“Uygun bir şekilde bir faydalandırma”; belirli olmayan bir vermedir ve bu vaciptir.
“Bu, iyilik yapanlar üzerine bir haktır”.

237- Peygamber daha sonra ona iki elbise verdi. O da bir kadınla evlendi ve bu elbiselerden birini ona mehir yaptı.

“Eğer onları dokunmadan önce boşarsanız”; yani cinsel ilişkiden önce.

“Onlar için bir mehir belirlemiş olursanız”; yani mehir tayin edilmişse.

“Belirlediğinizin yarısı sizin üzerinizedir”; yani erkeğin, belirlediği mehrin yarısını vermesi gerekir.

“Ancak onların vazgeçmeleri”; yani kadının kendi hakkı olan yarım mehri bırakması. Kadın şöyle der: “Bana dokunmadı ve bana bakmadı,” diyerek mehrin yarısından vazgeçer ve onu kocasına bırakır. Bu onun tercihine bağlıdır.

“Veya nikâh bağı elinde bulunanın vazgeçmesi”; yani koca. O da mehrin tamamını verir ve şöyle der: “O benim nikâhım altındaydı ve onu başkalarından alıkoydum,” diyerek mehrin tamamını öder. Bu da onun tercihine bağlıdır.

“Sizin vazgeçmeniz takvaya daha yakındır”; yani hem kadının hem erkeğin fazileti tercih ederek haklarından vazgeçmeleri takvaya daha yakındır.

“Aranızdaki fazileti unutmayın”; yani kadın ve erkek, aralarındaki iyiliği bırakmasınlar. Kadının mehrin yarısını bırakması, erkeğin ise tamamını vermesi emredilmiştir.

“Şüphesiz Allah yaptıklarınızı görmektedir” (Bakara 237); yani kimin bıraktığını ve kimin tamamını verdiğini görür.

238- “Namazlara devam edin”; yani beş vakit namazı vakitlerinde kılın.

“Orta namaz”; yani ikindi namazıdır.

“Allah için itaatkâr olarak ayakta durun”; yani namazınızda itaatkâr olun. (Tahrim 12), (Nahl 120), (Nisâ 34) ayetlerinde geçen “kânit” ifadesi de itaat eden anlamındadır. Putperestler namazlarında isyankâr şekilde duruyorlardı; Allah, müminlerin itaatkâr olarak durmalarını emretti.

239- “Eğer korkarsanız”; yani düşmandan korkarsanız namazı kılın.

“Yaya veya binek üzerinde”; yani ayakta ya da hayvan üzerinde. Korku şiddetliyse kişi yönü nereye olursa olsun iki rekât kılar. Secde yapamazsa başıyla işaret eder, secdeyi rükûdan daha aşağı yapar, alnını yere koymaz.

“Güvene kavuştuğunuzda Allah’ı anın”; yani normal şekilde namaz kılın.
“Size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi”; yani size öğrettiği şekilde.

240- “İçinizden ölen ve geride eşler bırakanlar”; yani kocası ölen kadınlar.

“Eşleri için bir yıl süreyle geçimlik verilmesini vasiyet etmelidir”; yani bir yıl boyunca yiyecek ve giyeceklerinin karşılanmasıdır; evlenmediği sürece.

“Çıkarılmaksızın”; yani kadın, istemediği halde bir yıl boyunca kocasının evinden çıkarılmaz.

“Eğer çıkarlarsa”; yani kendi isteğiyle yıl dolmadan ailesine dönerse, artık ona nafaka yoktur ve iddeti üç hayızdır.

“Kendileri hakkında yaptıkları uygun şeylerden dolayı size bir günah yoktur”; yani süslenmesi, evlenmek istemesi gibi şeylerde.

“Allah güçlüdür, hikmet sahibidir” (Bakara 240); mülkünde güçlü, hükmünde hikmet sahibidir.

Bu ayet, miras ayetleri inmeden önceydi. Daha sonra (Bakara 234) ayetiyle dört ay on gün iddet hükmü geldi ve bu bir yıllık süre neshedildi. Sonra miras ayetleri geldi ve kadına dörtte bir veya sekizde bir pay verildi; böylece bir yıl nafaka hükmü de kaldırıldı.

241- “Boşanmış kadınlar”; yani kendileriyle zifafa girilmiş olanlar.

“Uygun bir şekilde geçimlik”; yani kocanın malına göre. Bu durumda kadın zaten tam mehir aldığı için koca buna zorlanmaz.

“Takvâ sahipleri üzerine bir haktır” (Bakara 241); yani erkeğin boşadığı kadına geçimlik vermesi gerekir.

242- “İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar”; yani mut‘a ve diğer hükümleri bu şekilde açıklar.

“Umulur ki akledesiniz” (Bakara 242); yani anlayasınız.

243- Evlerinden çıkanlar; yani İsrailoğullarından bir topluluktur.

Onlar binlerce idiler; sekiz bin kişi.

Ölüm korkusuyla; yani öldürülmekten korkarak. Peygamberleri Hizkıl bin Dûm (Zülkifl bin Dûm) onları düşmanla savaşmaya çağırdı, fakat onlar bundan kaçındılar ve “gideceğimiz yerde taun vardır” dediler.

Bunun üzerine Allah onlara ölüm gönderdi. Ölüm aralarında çoğalınca, ölümden kaçmak için yurtlarından çıktılar.

Allah onlara: “Ölün” dedi; ibret olsun diye. Hepsi hayvanlarıyla birlikte tek bir adam gibi öldüler ve sekiz gün ölü kaldılar. İnsanlar onları gömmeye güç yetiremedi, bedenleri koktu.

Sonra Allah onları diriltti. Hizkıl Allah’a dua etti. Allah ona tek bir sözle onları çağırmasını emretti. Hepsi bir anda, uykudan uyanır gibi ayağa kalktılar.

“Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat insanların çoğu şükretmez” (Bakara 243); yani onları öldürdükten sonra diriltmesi Allah’ın lütfudur, fakat çoğu şükretmez.

244- “Allah yolunda savaşın”; çünkü onlar savaştan kaçmışlardı.

“Allah işitendir”; onların “o yerde taun var” sözlerini işitir.

“Bilendir” (Bakara 244); onların durumunu bilir.

245- “Allah’a güzel borç”; yani gönül hoşluğu ile verilen sadaka.
“Onu kat kat arttırsın”; yani sevabı çok kat artırılır.

Bu ayet Ebû’d-Dehdâh hakkında inmiştir. Peygamber şöyle buyurdu:
“Kim bir sadaka verirse, onun için cennette onun bir benzeri vardır.”
Ebû’d-Dehdâh dedi ki: “Bahçemi sadaka verirsem, benim için cennette onun bir benzeri var mı?”
Buyurdu: “Evet.”
Dedi ki: “Ümmü’d-Dehdâh da benimle birlikte mi?”
Buyurdu: “Evet.”
Dedi ki: “Çocuklar da mı?”
Buyurdu: “Evet.”

Ebû’d-Dehdâh’ın iki bahçesi vardı. En iyisini, “Cennîne” denilen bahçesini sadaka verdi. Allah onun sadakasını çok kat artırdı.

“Allah daraltır ve genişletir”; yani rızkı kısar ve genişletir.

“O’na döndürüleceksiniz”; yani yaptıklarınıza göre karşılık verilecektir.

Ebû’d-Dehdâh bahçesine geldi. Ümmü’d-Dehdâh ve çocuklarını bahçede buldu. Bahçeye girmeye çekindi ve şöyle dedi: “Ey Ümmü’d-Dehdâh!”

O da: “Buyur ey Ebû’d-Dehdâh” dedi.

Dedi ki: “Bu bahçemi sadaka yaptım. Onun karşılığında cennette benzerini aldım. Ümmü’d-Dehdâh benimle birlikte ve çocuklar da benimle birlikte.”

Kadın dedi ki: “Allah alışverişini bereketli kılsın.”

Bunun üzerine bahçeden çıktılar ve bahçeyi Peygamber’e teslim ettiler.

Peygamber şöyle buyurdu: “Ebû’d-Dehdâh için cennette nice salkımlar vardır ki, eğer Mina halkı bir araya gelip bir salkımı kaldırmak istese kaldıramaz.”

246- “Musa’dan sonra İsrailoğullarından ileri gelenler”; yani onların ileri gelen topluluğu.

İsrailoğullarının kâfirleri, müminlerini ezmiş, onları öldürmüş, esir almış ve yurtlarından, çocuklarından çıkarmışlardı. Uzun süre başlarında düşmanla savaşacak bir hükümdar bulunmadı. Düşman Filistin ile Mısır arasındaydı.

“Peygamberlerinden birine dediler”; o peygamberin adı İşmûîl’dir. Arapça ismi İsmail bin Halkabâ’dır. Annesinin adı Hanna’dır. Musa’nın kardeşi Harun’un soyundandır.

“Bize bir hükümdar gönder ki Allah yolunda savaşalım”; yani düşmanlarıyla savaşmak için.

Peygamberleri dedi ki: “Ya size savaş farz kılınır da savaşmazsanız?”

Onlar dediler ki: “Bize ne oluyor da Allah yolunda savaşmayalım? Oysa biz yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarıldık.”

“Savaş üzerlerine yazılınca”; yani farz kılınınca (Bakara 183).

“Geri döndüler”; yani İsrailoğullarından çoğu savaşı terk etti.

“Ancak içlerinden az bir kısmı”; yani nehirde duran küçük topluluk.

“Allah zalimleri bilendir” (Bakara 246); bu, onların “Bugün Calut ve ordusuna karşı gücümüz yok” demeleri (Bakara 249) sebebiyledir.

Az olan topluluk, Bedir ehlinin sayısı gibi üç yüz on üç kişiydi.

247- Peygamber Bedir günü şöyle buyurdu:
“Siz Talut’un askerlerinin sayısı üzeresiniz.”

“Peygamberleri onlara dedi ki”; yani İsmail.

“Allah size Talut’u hükümdar olarak gönderdi.”

Dediler ki: “Ona bizim üzerimizde hükümdarlık nasıl olur?”; yani nereden ona hükümdarlık verilir? Talut ne peygamberlik soyundandı ne de hükümdarlık soyundandı. Onların arasında değersiz sayılan biriydi.

“Biz hükümdarlığa ondan daha layığız”; çünkü içlerinde peygamberler ve krallar vardı. Peygamberlik Yakub’un oğlu Levi soyunda, krallık ise Yahuda soyundaydı.

“Ona maldan genişlik verilmemiştir”; yani bizi yönetebilecek malı yoktur.

Peygamberleri İsmail dedi ki:
“Allah onu sizin üzerinize seçti”; yani onu tercih etti (Bakara 132).

“Ona ilimde ve bedende üstünlük verdi”; yani İsrailoğulları içinde en bilgiliydi ve iri yapılıydı. Talut, Bünyamin soyundandı. İsmi Şa‘rûl bin Kays idi; Arapça’da Talut bin Kays denir. Uzun boylu olduğu için Talut denildi.

“Allah mülkünü dilediğine verir.”

“Allah geniştir, bilendir” (Bakara 247); yani mülk vermede geniştir ve kime vereceğini bilir.

248- Onlar Talut’un hükümdarlığını inkâr edince, peygamberleri dedi ki:
“Onun hükümdarlığının alameti”; yani Allah tarafından olduğunun işareti,

“Size sandığın gelmesidir”; yani sizden alınmış olan tabutun geri gelmesidir.

“Onda Rabbinizden bir sükûnet vardır”; bu sükûnet, kedi başı gibi başı olan ve iki kanadı bulunan bir şeydi. Ses çıkardığında zaferin kendilerinin olacağını bilirlerdi. Onu savaşta önlerine koyarlardı.

“Musa ailesi ve Harun ailesinin bıraktıklarından bir kalıntı vardır”; bu kalıntı, levhalardan parçalar, altın bir kap içinde bir miktar şey, Musa’nın asası ve sarığı idi.

Tabut, peygamberlerle birlikte olurdu. Savaşa çıktıklarında onu önlerine koyar, onunla zafer isterlerdi. İsrailoğulları bölünüp peygamberlere isyan edince Allah onların üzerine düşmanlarını musallat etti. Düşman onları yendi, tabutu aldı ve bir pislik yerine gömdü.

Allah onları basur hastalığı ile cezalandırdı. Tabutun yanında ihtiyaç gideren herkes bu hastalığa yakalanıyordu. Hastalık yayılınca tabutu terk ettiler ve “Bu, tabuta yaptığımızdan dolayı başımıza geldi” dediler.

Tabutu çıkarıp süt veren bir ineğin üzerine koydular ve İsrailoğullarına gönderdiler. Allah melekleri gönderdi ve melekler arabayı sürdü. Tabut onların yanına geldi.

“Onu melekler taşır”; yani melekler onu sürüp getirdi.

“Bunda sizin için bir delil vardır, eğer iman edenlerseniz” (Bakara 248); yani tabutun geri gelişi, Talut’un hükümdarlığının Allah’tan olduğuna bir delildir.

Tabut, tarak yapılan bir ağaçtan yapılmıştı ve altınla kaplanmıştı. Onu görünce Talut’un hükümdarlığının Allah’tan olduğunu anladılar ve ona itaat ettiler.

Musa tabutu, ölmeden önce çölde Yuşa bin Nun’a bırakmıştı.

Talut, Calut ile savaşmak üzere hazırlandı. Peygamber İsmail ona dedi ki:
“Allah, adamlarından birini gönderecek ve o Calut’u öldürecek.”

Peygamber ona bir zırh verdi ve dedi ki:
“Bu zırh kime tam uyarsa, ne kısa ne uzun gelirse, Calut’u öldürecek olan odur. Onu öldürene mülkünün yarısını ve malının yarısını ver.”

Bu haber Davud’a ulaştı. O sırada dağda koyun güdüyordu. Koyunlarını Allah’a emanet etti ve dedi ki:
“Gidip insanlara ve kardeşlerime bakayım, ne olduğunu öğreneyim.”

Yolda bir taşa rastladı. Taş dedi ki:
“Ey Davud, beni al. Ben Harun’un taşıyım. Benimle falan falan öldürüldü. Beni Calut’a at, karnına girer ve öbür tarafından çıkarım.”

Onu alıp torbasına koydu.

Sonra başka bir taşa rastladı. Taş dedi ki:
“Ey Davud, beni al. Ben Musa’nın taşıyım. Benimle falan falan öldürüldü. Beni Calut’a at, kalbine girer ve öbür taraftan çıkarım.”

Onu da torbasına koydu.

Sonra üçüncü bir taşa rastladı. Taş dedi ki:
“Ey Davud, beni al. Calut’u öldürecek olan benim. Rüzgâr bana yardım eder, miğferini aşar ve beynine girer, onu öldürürüm.”

Onu da aldı ve torbasına koydu.

Sonra Talut’un yanına geldi ve dedi ki:
“Ben Allah’ın izniyle Calut’u öldüreceğim.”

Davud zayıf, küçük ve cılız görünümlüydü. Talut onun öldürebileceğini kabul etmedi.

Davud dedi ki:
“Eğer Calut’u öldürürsem bana mülkünün yarısını ve malının yarısını verir misin?”

Talut dedi ki:
“Evet, bu senin hakkındır. Ayrıca seni kızımla evlendireceğim.”

Sonra dedi ki:
“Eğer bu işin sahibi sensen bu bana gizli kalmaz. Kavmimden herkes onun kendisinin öldüreceğini söylüyor. Bana İsmail, Allah’ın askerlerimden birini göndereceğini ve onun öldüreceğini haber verdi. Şu zırhı giy.”

Davud zırhı giydi; zırh ona büyük geldi. İçinde silkindi, daraldı. Allah’a dua etti. Tekrar silkindi, yine daraldı. Üçüncü kez silkindi ve zırh tam üzerine oturdu.

Bunun üzerine Talut, onun Calut’u öldüreceğini anladı.

249- “Talut askerlerle ayrılınca”; onlar yüz bin kişiydi ve şiddetli bir sıcakta yola çıktılar.

“Allah sizi bir nehirle deneyecektir”; bu nehir Ürdün ile Filistin arasındaydı.

“Kim ondan içerse benden değildir”; yani benimle birlikte düşmana karşı değildir (İbrahim 36).

“Kim de onu tatmazsa o bendendir”; yani benimle birlikte düşmana karşıdır.

“Ancak eliyle bir avuç alan hariç”; bu avuçtan hem kendisi içer, hem hizmetkârı ve hayvanı içer, hem de kabını doldurur.

Çölde susuz kaldılar. Nehre ulaşınca suyu görünce insanlar koşup içine daldılar.

“Ondan içtiler, pek azı dışında”; bu az topluluk üç yüz on üç kişiydi; Bedir ehlinin sayısı kadar.

“Talut ve onunla birlikte iman edenler nehri geçince”; yani nehri geçen Talut ve yanındakiler.

Nehre giren isyankârlar dediler ki:
“Bugün Calut ve ordusuna karşı gücümüz yok.”

Bunun üzerine avuç alanlar cevap verdi:

“Allah’a kavuşacaklarını bilenler”; yani gerçekten bilenler (Kıyamet 28), (Kehf 53), (Mutaffifin 4).

“Nice az topluluk çok topluluğa galip gelmiştir Allah’ın izniyle.”

“Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara 249).

Talut, nehre girenleri geri çevirdi ve avuç alanlarla birlikte yürüyerek düşmanla karşılaştı.

250- “Onlar ortaya çıktıkları zaman”; yani savaş için çıktıklarında,

“Calut ve ordusuna karşı”;

avuç sahipleri dediler ki:

“Rabbimiz üzerimize sabır dök”; yani üzerimize sabır indir, üzerimize sabrı akıt (Kehf 96).

“Ayaklarımızı sabit kıl”; savaş anında yerimizden kaymayalım.

“Bizi kâfir kavme karşı muzaffer kıl”; yani Calut ve ordusuna karşı. Onlar putlara tapıyorlardı.

Allah onların duasını kabul etti. Onlar iman edenlerdi; avuç sahipleri isyankârların içinden olanlardı.

İki ordu karşılaştığında Talut az, Calut çoktu. Davut, Calut’un karşısına geçti. Bu yerde ancak Calut ile savaşmak isteyen kimse dururdu. İnsanlar Davut’un bu şekilde durmasına alay ettiler.

Calut Âd kavmindendi. Başında üç yüz ratl ağırlığında bir miğfer vardı.

Calut dedi ki:
“Bu genç nereden çıktı? Dön geri! Seni zayıf görüyorum, sende güç yok, yanında da silah yok. Dön, sana acıyorum.”

Davut dedi ki:
“Ben seni Allah’ın izniyle öldüreceğim.”

Calut dedi ki:
“Beni neyle öldüreceksin? Elinde sadece şu asan var. Gel, onunla bana vur.”

Davut dedi ki:
“Seni Allah’ın dilediği şeyle öldüreceğim.”

Calut onu yakalamak için ilerledi. Üç taş tek bir taş oldu.

Calut yaklaşınca Davut taşı torbasından çıkardı. Rüzgâr Calut’un başındaki miğferi düşürdü. Davut taşı attı; taş onun başına girip alt tarafından çıktı.

Kâfirler bozguna uğradı. Talut ve yanındakiler ayakta bakıyordu.

251- “Onları Allah’ın izniyle bozguna uğrattılar”;

“Davut da Calut’u öldürdü”; tek bir taşla ve onunla birlikte otuz bin kişi öldürüldü.

“Allah ona mülk verdi”; yani onu on iki kabileye hükümdar yaptı.

“Hikmet verdi”; yani Zebur’u verdi.

“Ona dilediğini öğretti”; zırh yapmayı, hayvanların ve kuşların dilini ve dağların tesbihini öğretti.

“Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla engellemeseydi”; yani Allah müşrikleri Müslümanlarla durdurmasaydı,

müşrikler yeryüzüne galip gelirdi. Müslümanları öldürür, mescitleri, kiliseleri, manastırları ve ibadet yerlerini ortadan kaldırırlardı.

“Yeryüzü bozulurdu”; yani helak olurdu (Neml 34).

“Fakat Allah âlemlere karşı fazl sahibidir”; onları bu şekilde korur.

252- “Bunlar Allah’ın ayetleridir”; yani Kur’an’dır.

“Biz onları sana hak ile okuyoruz.”

“Şüphesiz sen gönderilmiş peygamberlerdensin.”

253- “O peygamberler”;

“Onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık”;

“Onlardan Allah’ın konuştuğu vardır”; bu Musa’dır.

Onlardan Allah’ın dost edindiği vardır; bu İbrahim’dir.

Onlardan Zebur verilen ve dağlar ile kuşların tesbih ettiği vardır; bu Davut’tur.

Onlardan rüzgârın ve şeytanların emrine verildiği ve kuşların dilinin öğretildiği vardır; bu Süleyman’dır.

Onlardan ölüleri dirilten, anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiren ve çamurdan kuş yapan vardır; bu İsa’dır.

Bunlar derecelerdir; yani faziletlerdir.

“Bir kısmını derecelerle yükseltti”;

“Meryem oğlu İsa’ya apaçık deliller verdik”; yani yaptığı mucizeler, ölüleri diriltmesi, anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirmesi ve çamurdan yaratması.

“Onu Ruhulkudüs ile destekledik”; yani Cebrail ile güçlendirdik.

“Eğer Allah dileseydi onlardan sonrakiler savaşmazdı”; yani Musa ve İsa’dan sonrakiler. Bu ikisi arasında bin peygamber vardır, ilki Musa, sonuncusu İsa’dır.

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra”; yani peygamberlerin getirdiği mucizelerden sonra.

“Fakat ihtilafa düştüler”; dinde iki gruba ayrıldılar.

“Onlardan kimi iman etti”; Allah’ın birliğini tasdik etti.

“Onlardan kimi inkâr etti”; Allah’ın birliğini inkâr etti.

“Eğer Allah dileseydi savaşmazlardı; fakat Allah dilediğini yapar” (Bakara 253).

254- “Ey iman edenler”;

“Size rızık olarak verdiklerimizden infak edin”; mallardan, Allah’a itaat yolunda harcayın.

“Öyle bir gün gelmeden önce”;

“O günde alışveriş yoktur”; yani fidye yoktur.

“Onda dostluk yoktur”; bir dostluk sebebiyle birine bir şey verilmez.

“Onda şefaat yoktur”; kâfirler için şefaat yoktur. Dünya ehlinin birbirine yaptığı gibi orada bir şey yoktur.

“Kâfirler ise zalimlerin ta kendileridir”.

255- “Allah, O’ndan başka ilah yoktur”;

“Diridir”; yani ölmeyen.

“Kayyumdur”; her nefis üzerinde kaim olan.

“O’nu ne bir uyuklama tutar”; yani baş tarafından gelen bir gevşekliktir, gözleri kaplar; uyku ile uyanıklık arası bir haldir.

“Ne de uyku”;

“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur”; yaratılmış olanların hepsi O’nun kullarıdır ve mülkünde olanlardır; melekler, Üzeyr, Meryem oğlu İsa ve tapılan diğerleri.

“O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?”; meleklerden kim şefaat edebilir? Ancak O’nun izniyle; yani emriyle. Nitekim şöyle buyurur: “Ancak razı olduğu kimse için şefaat ederler” (Enbiyâ 28).

“Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir”; meleklerin yaratılmasından önce olanı ve yaratılmalarından sonra olanı bilir.

“Onlar ise O’nun ilminden hiçbir şeyi kuşatamazlar”; yani melekler,

“Ancak O’nun dilediği kadarını”; Rab onların bilmesini dilediği kadarını bilirler.

“O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır”; hepsini kapsar.

“Onların korunması O’na ağır gelmez”; yani onları korumak O’na ağır gelmez ve zor gelmez.

“O, yücedir, büyüktür” (Bakara 255); yaratılmışların hepsinin üstünde yücedir, büyüktür; O’ndan daha büyük hiçbir şey yoktur.

Kürsüyü dört melek taşır. Her meleğin dört yüzü vardır. Ayakları, en alt yerin altındaki kayanın altındadır; arası beş yüz yıllık mesafedir. Her yer katı arasında yüz yıllık mesafe vardır.

Bir meleğin yüzü insan suretindedir; suretlerin en üstünü olan bu melek, insanların rızkını ister.

Bir meleğin yüzü hayvanların en üstünü olan sığır suretindedir; bu melek hayvanların rızkını ister. Bu, boğadır. Bu surette olan melek, buzağıya tapıldığından beri mahzun bir haldedir.

Bir meleğin yüzü kuşların en üstünü olan kuş suretindedir; bu melek kuşların rızkını ister. Bu, akbabadır.

Bir meleğin yüzü yırtıcıların en üstünü olan hayvan suretindedir; bu melek yırtıcıların rızkını ister. Bu, aslandır.

256- “Dinde zorlama yoktur”; Araplar İslam’a girdikten sonra ve cizye verdiklerinde kimse için zorlama yoktur. Çünkü Peygamber yalnızca kitap ehli olanlardan cizye kabul ediyordu. Araplar ise isteyerek ve istemeyerek İslam’a girince, kitap ehli olmayanlardan da haraç kabul etti.

Peygamber, Münzir bin Sâvâ’ya ve Hecer halkına mektup yazdı ve onları İslam’a davet etti. Şöyle yazdı: “Allah’ın Resulü Muhammed’den Hecer halkına. Hidayete uyanlara selam olsun. Bundan sonra: Kim bizim şehadetimizi getirir, kestiklerimizden yer, kıblemize yönelir ve dinimize girerse o Müslümandır. Ona Allah’ın ve Resulünün zimmeti vardır. Eğer İslam’a girerseniz, girdiğiniz şey sizin olur. Hurmanın onda biri, tahılın yarım onda biri sizindir. Kim İslam’ı kabul etmezse, ona cizye vardır.”

Münzir Peygamber’e yazdı: “Hecer halkına yazdığın mektubu okudum. Onlardan kimi İslam’a girdi, kimi reddetti. Yahudiler ve Mecusiler ise cizye vermeyi kabul ettiler ve İslam’ı istemediler.” Bunun üzerine Peygamber onlardan cizyeyi kabul etti.

Medine’deki münafıklar şöyle dediler: “Muhammed, kendisine sadece kitap ehlinden cizye almasının emredildiğini iddia ediyor. O halde Hecer Mecusilerinden niçin cizye kabul etti? Oysa bunu babalarımıza ve kardeşlerimize kabul etmemiş, bunun için onlarla savaşmıştı.” Bu söz Müslümanlara ağır geldi. Bunu Peygamber’e söylediler. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: “Ey iman edenler, siz kendinize bakın…” (Mâide 105 sonu) ve Arapların İslam’a girmesinden sonra “Dinde zorlama yoktur” ayeti indirildi.

“Doğruluk sapıklıktan açıkça ayrılmıştır”; yani hidayet ile dalalet açıkça ortaya çıkmıştır.

“Kim tağutu inkâr ederse”; yani şeytanı,

“Ve Allah’a iman ederse”; O’nun tek olduğunu kabul ederse,

“En sağlam kulpa yapışmıştır”; yani güvenilir olana sarılmıştır, bu da İslam’dır,

“Kopması yoktur”; yani cennete ulaşıncaya kadar kesilmez.

“Allah işitendir”; söylediklerini işitir,

“Bilendir” (Bakara 256); onları bilir.

257- “Allah, iman edenlerin dostudur”; yani Allah’a iman edenlerin dostudur.

“Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”; yani şirkin karanlığından imanın aydınlığına çıkarır. Nitekim İbrahim suresinde: “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar” (İbrahim 5). Çünkü Allah’ın ilminde onlar için saadet önceden yazılmıştı. Peygamber gönderilince Allah onları şirkin karanlığından imanın aydınlığına çıkardı.

“Küfredenler”; yani Yahudiler,

“Onların dostları tağuttur”; yani Ka‘b bin Eşref,

“Onları çıkarırlar”; yani onları çağırırlar,

“Aydınlıktan karanlıklara”; İbrahim suresindeki gibi: “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar” (İbrahim 5).

Yani Peygamber gönderilmeden önce Muhammed’e iman ettikleri nurdan, gönderildikten sonra ona küfre, yani karanlığa çağırırlar.

“İşte onlar ateş ehlidir”;

“Onlar orada ebedî kalırlar” (Bakara 257); yani orada ölmezler.

258- “İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi?”; bu kişi Nemrud bin Ken‘ân bin Rîb bin Nemrud bin Kûşî bin Nuh’tur. Yeryüzünün tamamına hükmeden ilk kişidir. Babil’de yüksek yapıyı (kuleyi) yapan da odur.

“Allah ona mülk vermişti”; yani Allah ona mülk verdiği için.

İbrahim putları kırdığında Nemrud onu hapse attı. Sonra onu ateşte yakmak için dışarı çıkardı. Nemrud, İbrahim’e: “Senin Rabbin kimdir?” dedi.

“İbrahim dedi ki: Benim Rabbim diriltir ve öldürür”; O’na ibadet ederim ve hayrı O’ndan isterim.

“Nemrud dedi ki: Ben de diriltir ve öldürürüm.” İbrahim ona: “Söylediğinin delilini göster” dedi. Bunun üzerine iki adam getirdi. Birini öldürdü, diğerini serbest bıraktı ve dedi ki: “Bu canlıydı, onu öldürdüm; bunu da yaşattım. İsteseydim bunu da öldürürdüm.”

“İbrahim dedi ki: Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir.”

Bunun üzerine “inkâr eden şaşkına döndü”; yani Allah’ın birliğini inkâr eden zorba Nemrud ne cevap vereceğini bilemedi.

Sonra Allah, İbrahim’i ateşten kurtardıktan sonra Nemrud’un üzerine bir sivrisinek musallat etti. Sivrisinek dudağını ısırdı. Onu yakalamak istedi, fakat sivrisinek burnundan içeri girdi. Onu çıkarmak istedi ama burnunun içinden geçerek beynine ulaştı. Allah onu bununla kırk gün azaplandırdı, sonra onunla öldü. Başına çekiçle vuruluyordu; başına vurulduğunda sivrisinek sakinleşiyor, bırakıldığında tekrar hareket ediyordu.

Allah şöyle buyurdu: İzzetime ve celalime yemin ederim ki, güneşi batıdan getirinceye kadar kıyamet kopmayacaktır. Bunu gören kimse benim istediğimi yapmaya kadir olduğumu bilsin diye.

“Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” (Bakara 258); yani onları hüccete ulaştırmaz. Bu, Nemrud için söylenmiştir. Benzeri şu ayettedir: “Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez” (Tevbe 19); yani onları hüccete ulaştırmaz.

259- “Ya da yıkılmış, çatıları üzerine çökmüş bir kasabaya uğrayan kimse”; yani tavanları üzerine çökmüş, harap olmuş bir kasaba.

Bu, Buhtunnasr’ın Babil halkını esir aldığı zamandı. Onların arasında, İsrailoğullarının âlimlerinden olan Üzeyr bin Şerahya da vardı. Bir gün açık renkli bir eşeğe binerek yola çıktı. Dicle kıyısında, Vâsıt ile Medâin arasında bulunan Sâbur adlı bir kasabaya uğradı. Bu, Meryem oğlu İsa’nın yükseltilmesinden sonraydı.

Eşeğini bir ağacın gölgesine bağladı. Kasabayı dolaştı, içinde kimseyi görmedi. Ağaçların çoğu meyve doluydu. Meyve, üzüm ve incirden aldı.

Sonra eşeğinin yanına döndü, oturup meyveden yedi. Üzümleri sıktı, suyunu içti. Artan meyveyi sepete, kalan suyu tuluma koydu. Kasabanın harap olduğunu ve halkının helak olduğunu görünce:

“Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi; yani bu kasabanın halkını.

Dirilmeyi inkâr etmiyordu; ancak Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğini görmek istedi. Nitekim İbrahim de Rabbine: “Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” (Bakara 260) demişti.

Üzeyr bunu söyleyince, Allah ona bunu öğretmek istedi.

“Allah onu yüz yıl öldürdü”; eşeğini de öldürdü. Yüz yıl boyunca ölü kaldı. Yiyecek ve içeceği ise yanında duruyordu.

“Sonra onu diriltti”; yüz yılın sonunda, günün sonunda diriltti. Yiyeceği ve içeceği değişmemişti. Gökyüzünden ona seslenildi:

“Ne kadar kaldın?”

“Bir gün kaldım” dedi. Güneşe baktı ve “veya günün bir kısmı kadar” dedi.

Ona denildi ki: “Hayır, yüz yıl kaldın.”

Sonra ibret alması için şöyle denildi:

“Yiyeceğine bak”; yani sepetteki meyveye,

“İçeceğine bak”; yani üzüm suyuna,

“Bozulmamış”; yüz yıl geçmesine rağmen tadı değişmemiştir. Nitekim Muhammed suresinde: “Tadı değişmeyen süt ırmakları” (Muhammed 15) denilmiştir.

Üzeyr: “Subhanallah, tadı nasıl değişmedi?” dedi.

Sonra eşeğine baktı; kemikleri bembeyaz olmuş, çürümüş ve parçalanmıştı.

Gökyüzünden şöyle seslenildi: “Ey çürümüş kemikler, toplanın! Allah size ruh verecek.”

Kemikler birbirine doğru hareket etti: Kol kemiği omuza, omuz gövdeye; bacaklar dizlere, dizler uyluklara, uyluklar kalçalara; kalçalar sırtla birleşti. Baş bedene yerleşti. Üzeyr bunu izliyordu.

Sonra kemiklerin üzerine damarlar ve sinirler yerleştirildi, ardından etle kaplandı. Üzerine deri ve tüy verildi. Sonra burnundan ruh üflendi. Eşek ayağa kalktı ve başının yanında anırdı.

Bununla, bu kabir ehlinin nasıl diriltileceğini anladı. Yüz yıl sonra eşeğinin diriltilmesi ve yiyecek ile içeceğinin bozulmamasıyla ibret aldı.

“Yiyeceğine ve içeceğine bak, bozulmamış”; yani tadı değişmemiştir.

“Eşeğine bak; seni insanlara bir ibret kılalım diye”; yani insanlara bir ibret. Çünkü yüz yıl sonra genç olarak diriltildi.

“Kemiklere bak”; yani eşeğin kemiklerine,

“Onları nasıl birleştiriyoruz”; yani nasıl diriltiyoruz. Nitekim: “Yeryüzünden ilahlar edindiler de onlar mı diriltiyorlar?” (Enbiyâ 21) ayetinde olduğu gibi.

“Sonra onlara et giydiriyoruz.”

“Ona apaçık belli olunca”; yani Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiği Üzeyr’e açıkça görününce secdeye kapandı.

“Dedi ki: Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum” (Bakara 259); yani diriltmeye ve diğer her şeye.

Üzeyr ailesine döndü. Onlar ölmüş, evi satılmış ve başkası tarafından yapılmıştı. Ev ona geri verildi. Üzeyr çocuklarına nesebini anlattı; onlar onu tanıdı, o da onları tanıdı. Yüz yıl sonra diriltildikten sonra kendisine ilim verildi.

260- “İbrahim: Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster demişti”; denildi ki, deniz kenarında bir eşek leşi gördü. Karada ve denizdeki hayvanlar ve kuşlar onu parçalıyordu. Bir süre ona baktı, sonra: “Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dedi.

“Allah dedi ki: İnanmıyor musun ey İbrahim?”; yani ölüleri dirilttiğime iman etmiyor musun?

“İbrahim dedi ki: Evet, inanıyorum; fakat kalbim tatmin olsun diye”; yani görmek istediğim şeyi bana göstererek kalbimin sükûna ermesi için.

“Allah dedi ki: Dört kuş al”; denildi ki: bir horoz, bir ördek, bir karga ve bir güvercin al. Onları kes, yani parçala. Sonra uzuvlarını ve kanatlarını birbirine karıştır.

“Onları kendine alıştır”; Nabat dilinde bu ifade “onları parçala” demektir. Tüylerini ve kanlarını karıştır. Sonra uzuvları ve kanatları birbirine karıştır; bir kuşun önünü diğerinin arkasına koy.

“Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça koy”; onları dört dağa dağıt.

“Sonra onları çağır, sana koşarak gelirler”; onları çağırınca uzuvlar ve kanatlar birleşti. Hepsi başları olmadan ona doğru geldi. Sonra başlarını bedenlerine koydu. Ördek canlandı, horoz öttü, karga ses çıkardı, güvercin gurrladı.

Yani: onları al, parçala ve çağır; güneş batarken ayakları üzerinde sana koşarak gelirler.

“Bil ki Allah güçlüdür, hikmet sahibidir” (Bakara 260); İbrahim dedi ki: Artık biliyorum ki Allah mülkünde güçlüdür, hikmet sahibidir.

Yani bu diriltme hakkında hüküm sahibidir. Nasıl bu dört kuşu dört dağdan dirilttiyse, Allah da insanları yeryüzünün dört bir yanından böyle diriltir.

Bu olay Şam’da gerçekleşmiştir. Kuşlar olayı, İbrahim’in çocuğu olmadan önce ve kendisine sahifeler indirilmeden önce, yetmiş beş yaşındayken olmuştur.

261- “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu”; yani Allah’a itaat yolunda harcayanların durumu,

“Bir dane gibidir ki yedi başak bitirir”; yani çıkarır,

“Her başakta yüz tane vardır”;

“Allah dilediğine kat kat verir”;

“Allah geniştir”; bu kat kat vermede geniştir,

“Bilendir” (Bakara 261); yaptığınız harcamaları bilir.

262- “Mallarını Allah yolunda harcayanlar, sonra harcadıklarının ardından başa kakma ve eziyet getirmezler”;

“Onların mükâfatı Rableri katındadır”;

“Onlar için korku yoktur ve onlar üzülmezler” (Bakara 262); ölüm anında.

Bu ayet, Osman bin Affan’ın Tebük gazvesindeki harcaması ve Medine’de Rûme kuyusunu satın alıp Müslümanlara bağışlaması hakkında indirilmiştir. Ayrıca Abdurrahman bin Avf’ın dört bin dirhem sadaka vermesi hakkında indirilmiştir; her dirhem bir miskaldi ve bu onun malının yarısıydı.

263- “Güzel bir söz”; yani güzel bir söz; fakir olarak gelen Müslüman kardeşine bir şey veremediğinde ona hayır dua etmesi,

“Ve bağışlama”; yani onu hoş görmek ve affetmek,

“Eziyetle takip edilen bir sadakadan daha hayırlıdır”; yani başa kakma olan sadakadan,

“Allah zengindir”; sizin sadakalarınıza muhtaç değildir,

“Halîmdir” (Bakara 263); sadaka verip başa kakan ve eziyet eden kimseye hemen ceza vermez.

264- “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakma ve eziyetle boşa çıkarmayın”; yani verdiği sadakayı başa kakar, bu ise sadaka verdiği kimseye eziyettir. Her sadaka ki sahibi onu başa kakarsa, başa kakma onu boşa çıkarır.

Allah bunun için bir örnek vermiştir:

“Malını insanlara gösteriş için harcayan kimse gibi”;

“Ve Allah’a iman etmeyen”; yani O’nun tek olduğunu kabul etmeyen,

“Ve ahiret gününe”; yani amellerin karşılığının verileceği dirilişi kabul etmeyen.

Bu kimsenin misali; yani sadakasını başa kakan kimsenin misali, iman olmadan malını harcayan müşriğin misali gibidir. Onun şirki sadakayı nasıl boşa çıkarıyorsa, başa kakma ve eziyet de müminin sadakasını öyle boşa çıkarır.

Sonra Allah, başa kakılan sadaka için sevap ve karşılık olmadığını bildirdi ve şöyle örnek verdi:

“Onun durumu, üzerinde toprak bulunan bir kaya gibidir”; yani saf kaya,

“Üzerine şiddetli bir yağmur isabet eder”;

“Onu çıplak bırakır”; yani yağmur o kayayı temizler, üzerinde toprak bırakmaz.

İşte iman olmadan harcayan müşrik de böyledir; riyakârlık için harcar. Müminin sadakası da başa kakma ile böyledir.

“Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler”; yani kıyamet günü harcadıklarından hiçbir sevap elde edemezler. Nitekim: “Rablerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir; kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler” (İbrahim 18).

Şiddetli yağmurun kayadaki toprağı yok ettiği gibi, onların amellerinden de hiçbir şey kalmaz.

“Allah kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez” (Bakara 264).

265- Sonra Allah, harcamasıyla Allah’ın rızasını isteyen ve onu başa kakmayan müminin harcamasını anlattı:

“Mallarını Allah’ın rızasını aramak ve nefislerinden bir sağlamlaştırma ile harcayanlar”; yani kalplerinden gelen bir tasdik ile.

Bu, Allah rızası için yapılan ve başa kakılmayan müminin harcamasının örneğidir:

“Yüksek bir yerde bulunan bir bahçe gibidir”; yani yüksek ve düz bir yerde bulunan, altından ırmaklar akan bir bahçe,

“Ona bol yağmur isabet eder”; yani şiddetli ve çok yağmur,

“Ürününü iki kat verir”; yani meyvesi iki kat artar.

Allah yolunda malını harcayan da böyledir; az da olsa çok da olsa harcaması kat kat artırılır. Nasıl ki yağmur çok da olsa az da olsa bahçenin ürününü artırırsa.

“Eğer ona bol yağmur isabet etmezse, çiseleme yeter”; yani hafif yağmur, çiy gibi.

“Allah yaptıklarınızı görendir” (Bakara 265); yani yaptığınız harcamaları görür.

266- “İçinizden biri ister mi ki; hurmalardan ve üzümlerden oluşan, altından ırmaklar akan, içinde her türlü meyvenin bulunduğu bir bahçesi olsun ve kendisine ihtiyarlık gelmiş, ayrıca zayıf çocukları bulunsun”; yani güçsüz, çaresiz çocukları.

“Sonra ona içinde ateş bulunan bir kasırga isabet etsin”; yani içinde yakıcı sıcaklık bulunan bir rüzgâr,

“Ve o bahçe yanıp kül olsun.”

Bu, Allah’ın kâfirin ameline verdiği bir örnektir.

Kâfirin durumu; her türlü meyvesi bulunan bir bahçeye sahip yaşlı bir adamın durumuna benzer. Onun küçük ve güçsüz çocukları vardır; geçimi de, çocuklarının geçimi de o bahçeye bağlıdır.

Sonra Allah o bahçeye yakıcı bir rüzgâr gönderir ve bahçe yanar. Yaşlı adam ihtiyarlığından dolayı bahçesini koruyamaz. Küçük çocukları da onu koruyamaz. Geçimleri olan bahçe yok olur.

Yaşlı adamın yeni bir bahçe kuracak gücü yoktur. Çocuklarının da babalarına yardım edecek bir imkânı yoktur. En çok ihtiyaç duyduğu anda hiçbir hayır bulamaz.

Kâfir de böyledir: Kendisine azap geldiğinde, ondan kurtulamaz. Tıpkı yaşlı adamın ve çocuklarının yanan bahçelerini kurtaramaması gibi.

Kâfir dünyaya geri döndürülmez ki telafi etsin. Tıpkı yaşlı adamın tekrar genç olup yeni bir bahçe kuramaması gibi.

Kendisi için önceden bir hayır hazırlamamıştır ki ahirette ona dönsün. Oysa en çok ihtiyaç duyduğu an odur. Tıpkı çocuklarının babalarına yardım edecek bir şeylerinin olmaması gibi.

Ahirette hayırdan mahrum kalır; en çok ihtiyaç duyduğu anda. Tıpkı yaşlı adamın, ihtiyarlığında ve çocuklarının zayıflığında bahçesinden mahrum kalması gibi.

“İşte böylece Allah size ayetleri açıklar”; yani emrini açıklar,

“Umulur ki düşünürsünüz” (Bakara 266); yani Allah’ın verdiği bu örnekler üzerinde düşünüp ibret alırsınız.

267- “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temiz olanlarından infak edin”; yani size rızık olarak verdiğimiz mallardan; gümüşten, altından ve diğer helal kazançlardan verin.

“Ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan”; yani meyvelerin ve bitkilerin temiz olanlarından da infak edin.

“Bu şu sebepledir: Peygamber insanlara sadakayı emretti, henüz sadaka ayeti inmemişti. Bir adam, çoğu kuru ve değersiz hurmalardan oluşan bir hurma salkımı getirdi ve onu mescitteki hurmaların arasına koydu. Peygamber: ‘Bunu kim getirdi?’ dedi. Onlar: ‘Bilmiyoruz’ dediler. Bunun üzerine Peygamber, o salkımın asılmasını emretti. Ona bakan herkes: ‘Bunu getiren ne kötü yapmış’ dedi. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi: ‘Değersiz olanı kastetmeyin.’”

“Değersiz olanı kastetmeyin”; yani yiyeceklerinizin kötü ve düşük kaliteli olanlarını sadaka olarak vermeye yönelmeyin.

“Onu infak ediyorsunuz, hâlbuki siz onu alacak değilsiniz”; yani siz kendiniz için iyi olanın fiyatına kötü olanı kabul etmezsiniz. Birinizin diğerinde hakkı olsa, eksik ve değersiz olanı kabul etmez.

“Ancak göz yumarsanız müstesna”; yani birbirinizin hakkını biraz eksik almayı kabullenirseniz, onun kötü olduğunu bilerek yine de alırsınız.

“Bilin ki Allah zengindir”; yani sizin mallarınıza ihtiyacı yoktur.

“Övülmeye layıktır” (Bakara 267); yani mülkünde ve hükümranlığında kulları tarafından övülendir.

268- Şeytan sizi fakirlikle korkutur; yani sadaka verdiğiniz zaman sizi fakir olacağınızla korkutur. Sadakayı tutmanızı, vermemenizi ister ve “belki fakir olursunuz” der.

Ve size çirkinliği emreder; yani günahı emreder. Bu da sadaka vermemek, cimrilik etmektir.

Allah ise size vaat eder; yani sadaka verdiğinizde, kendisinden bir bağışlanma; yani günahlarınızın affını ve bir lütuf; yani verdiğiniz sadakanın karşılığını. Dünyada yerine başka nimetler verir, ahirette günahlarınızı bağışlar.

Allah geniştir; yani bu lütuf bakımından geniştir, bilendir; yani neyi infak ettiğinizi bilir.

Bu, şu ayetin anlamıdır: (Teğabün 17) “Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz…” yani gönül hoşluğuyla verilen sadaka; Allah onu dünyada kat kat artırır ve ahirette onunla günahları bağışlar.

269- Allah hikmeti dilediğine verir; yani hikmet, Kur’an ilmi ve onu anlama (fıkıh) bilgisidir.

Kime hikmet verilirse; yani bu ilim ve anlayış kime verilirse, ona çok büyük bir hayır verilmiştir; yani çok büyük bir nimet verilmiştir.

Bunu ancak akıl sahipleri anlar; yani ancak akıl ve idrak sahipleri öğüt alır.

270- Yaptığınız her harcamayı; yani mallarınızdan verdiğiniz her sadakayı ve adadığınız her adağı; yani Allah için yaptığınız her adak, Allah bilir; yani hepsini sayar ve kaydeder.

Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur; yani müşriklerin onları ateşten koruyacak hiçbir yardımcısı yoktur.

271- Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel olur.

Fakat onları gizler ve fakirlere verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır; açıktan vermekten daha faziletlidir ve sevabı daha büyüktür, yetmiş kat artırılır.

Ve günahlarınızdan bir kısmını örter; yani gizli ve açık sadakalar günahları siler.

Allah yaptıklarınızdan haberdardır; yani yaptığınız her şeyi bilir.

272- Onların hidayeti senin üzerine değildir; bu ayet müşrikler hakkında inmiştir. Zekât dışındaki sadakanın onlara da verilebileceğini bildirir.

Bu ayet, Esma bint Ebî Bekir hakkında inmiştir. Peygambere, müşrik olan babası Ebû Kuhafe ve annesiyle ilişki kurup kuramayacağını sordu. Bu ona ağır gelince bu ayet indi.

Onların hidayeti senin üzerine değildir; yani onları doğru yola iletmek senin görevin değildir.

Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir; yani dilediğini İslam’a yönlendirir.

Yaptığınız her hayır; yani verdiğiniz mal, kendiniz içindir.

Siz ancak Allah’ın rızasını isteyerek infak edersiniz.

Yaptığınız her hayır size eksiksiz verilir; yani amellerinizin karşılığı tam verilir.

Ve size zulmedilmez.

273- Sadaka, Allah yolunda kendilerini alıkoymuş fakirler içindir; yani hapsedilmişlerdir. Bu, şu ayet gibidir: (Bakara 196) “Eğer alıkonulursanız”; yani engellenirseniz. Yine şu ayet gibidir: (İsrâ 8) “Cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık”; yani bir tutulma yeridir.

“Allah yolunda alıkonulmuş olanlar”; yani kendilerini Medine’de Allah’a itaat için tutmuşlardır. Bunlar Ashâb-ı Suffe’dir.

Bunlar arasında İbn Mesud, Ebû Hureyre ve azatlılardan dört yüz kişi vardı. Medine’de malları yoktu. Gece olunca mescidin suffesinde barınırlardı. Allah onların üzerine infakı emretti.

“Yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremezler”; yani yolculuk yapamazlar. Bu da şu ayet gibidir: (Nisâ 101) “Yeryüzünde yolculuk ettiğinizde”; yani ticaret için dolaşmak.

“Bilmeyen kimse onları zengin sanır”; yani durumlarını bilmeyen kişi onları zengin zanneder.

“İffetlerinden dolayı”; yani istemekten kaçındıkları için.

“Sen onları simalarından tanırsın”; yani üzerlerindeki fakirlik belirtilerinden tanırsın; çünkü istemeyi terk etmişlerdir.

“İnsanlardan yüzsüzce istemezler”; yani ısrar ederek istemezler.

“Verdiğiniz her hayrı”; yani verdiğiniz her malı,

“Allah bilir”; yani infak ettiğiniz şeyi bilir.

274- “Mallarını infak edenler”; yani sadaka olarak verenler,

“Gece ve gündüz, gizli ve açık”; yani her vakitte ve her durumda infak ederler.

Bu ayet, Ali b. Ebî Tâlib hakkında inmiştir. Onun sadece dört dirhemi vardı. Bir dirhemi gece verdi, bir dirhemi gündüz verdi, bir dirhemi gizli verdi, bir dirhemi de açık verdi.

Peygamber ona: “Seni buna sevk eden nedir?” dedi.

O da: “Allah’ın bana vaat ettiğini hak etmek için yaptım” dedi.

Peygamber: “Artık bu senindir” dedi.

Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi:

“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler…”

“Onların mükâfatı Rableri katındadır”; yani sevapları Allah katındadır.

“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir”; yani ölüm anında korkmazlar ve üzülmezler.

275- “Faiz yiyenler”; yani faizi helal sayarak yiyenler,

“Ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar”; bu, dünyada onların alametidir.

“Bu”; yani kıyamet günü başlarına gelen bu durum,

“Şu sebepledir ki onlar: ‘Alışveriş de faiz gibidir’ dediler.”

Allah onları yalanladı ve şöyle dedi:

“Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.”

Bu şöyleydi: Bir kimsenin alacağı geldiğinde borçluya derdi ki: “Vadeyi uzat, ben de borcunu artırayım.” Böyle yaparlardı. Onlara bunun faiz olduğu söylendiğinde: “Başta artırmakla sonda artırmak aynıdır” derlerdi. Bu yüzden: “Alışveriş de faiz gibidir” dediler.

“Kim Rabbinden bir öğüt gelir de vazgeçerse”; yani Kur’an’daki açıklama kendisine ulaşıp faizi bırakırsa,

“Geçmişi kendisinindir”; yani haram kılınmadan önce yediği faiz kendisine aittir.

“İşi Allah’a kalmıştır”; yani bundan sonra durumu Allah’a aittir; dilerse onu korur, dilerse korumaz.

“Kim tekrar dönerse”; yani faizi helal sayarak tekrar yerse,

“İşte onlar ateş ehlidir; orada ebedî kalacaklardır”; yani oradan çıkmazlar.

276- “Allah faizi yok eder”; yani azaltır ve bereketini giderir.

“Sadakaları artırır”; yani sadakaları kat kat çoğaltır.

“Allah hiçbir inkârcı günahkârı sevmez”; yani Rabbine karşı inkâr eden ve günah işleyen kimseyi sevmez.

277- “İman edenler ve salih ameller işleyenler”;

“Namazı dosdoğru kılanlar”; yani farz namazları vakitlerinde kılanlar,

“Zekâtı verenler”; yani mallarının zekâtını verenler,

“Onların mükâfatı Rableri katındadır.”

“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

278- “Ey iman edenler! Allah’tan korkun”; yani O’na karşı gelmeyin,

“Ve faizin geri kalanını bırakın”; yani elinizde kalan faiz alacaklarını terk edin.

“Eğer gerçekten müminler iseniz.”

Bu ayet, Sakîf kabilesinden dört kardeş hakkında inmiştir: Mes‘ûd, Habîb, Rebîa ve Abdüyâlîl. Bunlar Benî Muğîre’ye borç verir ve faiz alırlardı.

Peygamber Tâif’i fethedince Sakîf şu şartı koştu: “Bizim insanlardaki faiz alacaklarımız bizim olsun, insanların bizdeki faizleri ise düşürülsün.”

Onlar Benî Muğîre’den faizlerini istediler. Aralarında anlaşmazlık çıktı ve mesele Mekke valisi Attâb b. Esîd’e götürüldü. Attâb durumu Peygambere yazdı. Bunun üzerine bu ayet indi.

“Faizin geri kalanını bırakın”; çünkü geriye sadece onların faizi kalmıştı. Onlar da bunun haram olduğunu kabul ettiler.

279- “Eğer bunu yapmazsanız”; yani faizi bırakmazsanız ve haramlığını kabul etmezseniz,

“Allah ve Resûlü tarafından açılmış bir savaşı bilin”; yani Allah ve Resûlü ile savaş halinde olduğunuzu kesin olarak bilin.

“Eğer tövbe ederseniz”; yani faizi helal saymaktan vazgeçerseniz,

“Ana paranız sizindir”; yani sadece verdiğiniz sermayeyi alırsınız, fazlasını almazsınız.

“Ne zulmedersiniz”; yani fazlalık alarak başkasına zulmetmezsiniz,

“Ne de zulme uğrarsınız”; yani ana paranızdan eksiltilmezsiniz.

Bu ayet Attâb’a gönderildi. O da Sakîf’e okudu. Onlar: “Allah’a tövbe ettik, faizin kalanını bırakıyoruz. Allah ve Resûlü ile savaşamayız” dediler.

Sonra sadece ana paralarını istediler.

280- “Eğer borçlu darlık içindeyse”; yani borcunu ödeyemeyecek durumda ise,

“Ona genişliğe çıkıncaya kadar süre tanıyın”; yani zenginleşinceye kadar mühlet verin.

Bu, şu ayet gibidir: (A‘râf 14) “Bana dirilecekleri güne kadar süre ver”; yani ertele.

“Eğer bağışlarsanız”; yani borcun tamamını sadaka olarak bırakırsanız,

“Bu sizin için daha hayırlıdır”; yani almaktan daha hayırlıdır.

“Eğer bilirseniz.”

281- “Öyle bir günden sakının”; yani kıyamet gününden korkun,

“O gün Allah’a döndürüleceksiniz.”

“Sonra her nefse kazandığı eksiksiz verilecek”; yani iyi ya da kötü her amelin karşılığı tam olarak verilecektir.

“Ve onlar zulme uğratılmayacaklardır.”

Bu, Kur’an’da inen son ayettir. Bundan dokuz gece sonra Peygamber vefat etti.

282- “Belirli bir vadeye kadar borçlandığınız zaman onu yazın”, yani borcu ve vadesini yazın.

“Aranızda bir yazıcı adaletle yazsın”; yani yazıcı, alıcı ile satıcı arasında adaletli davransın, yazısında ikisi arasında doğru olsun; borçlunun aleyhine artırmasın ve alacaklının hakkından eksiltmesin.

“Hiçbir yazıcı yazmaktan kaçınmasın, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi”; yani Allah’ın ona öğrettiği yazıyı yazmaktan kaçınmasın. O hâlde yazıcı yazsın.

“Üzerinde hak olan yazdırsın”; yani borçlu yazdırsın.

Sonra borçluyu korkuttu ve dedi ki: “Rabbi olan Allah’tan korksun ve ondan hiçbir şeyi eksiltmesin”; yani borçlu, haktan hiçbir şeyi eksiltmesin. (A‘râf 85)

“Eğer üzerinde hak olan kimse akılsız ise”; yani yazdırmayı bilmeyen cahil ise,

“Ya da zayıf ise”; yani acizdir ya da onda ahmaklık vardır,

“Ya da kendisi yazdıramıyorsa”; yani yazdırmayı anlayamıyorsa, ya dilsizse ya da akılsızsa,

Sonra hak sahibine döndü ve dedi ki: “Velisi yazdırsın”; yani hak sahibinin velisi yazdırsın,

“Adaletle”; yani hak ile yazdırsın, ne artırır ne eksiltir; daha önce borçluya söylediği gibi, her ikisine de adaleti emretti.

Sonra dedi ki: “Şahit tutun”; yani hakkınız üzerine iki şahit,

“Erkeklerinizden iki şahit”; eğer iki erkek olmazsa,

“Bir erkek ve iki kadın”; razı olduğunuz şahitlerden, yani kişi kendi hakkına ancak razı olunan kimseleri şahit tutar, ister erkek olsun ister kadın.

Sonra dedi ki: “Kadınlardan biri şaşırırsa”; yani unutursa,

“Biri diğerine hatırlatsın”; yani diğer kadın ona şahitliği hatırlatır.

Sonra dedi ki: “Şahitler çağrıldıklarında kaçınmasın”; yani bir kimse kardeşi için şahitliğe çağrıldığında, boş ise kaçınmasın.

Sonra dedi ki: “Usanmayın”; yani bıkmayın, Kur’an’da geçen “usanmayın” ifadesi “bıkmayın” demektir.

“Küçük ya da büyük yazmaktan”; yani az hak veya çok hak,

“Vadesine kadar”; çünkü yazmak, vade için daha sağlam ve mal için daha koruyucudur.

“Bu, Allah katında daha adildir”; yani yazı daha adildir,

“Şahitlik için daha sağlamdır”; yani daha doğru ve daha düzgündür,

“Ve şüpheye düşmemenize daha yakındır”; yani daha uygundur ki şüphe etmeyesiniz. (Mâide 108, Ahzâb 51)

Sonra istisna olarak ruhsat verdi ve dedi ki:
“Ancak aranızda peşin bir ticaret olursa, onu aranızda döndürüyorsanız”; yani vadeli değilse,

“Onu yazmamanızda size bir günah yoktur”; yani peşin ticareti yazmamanızda sakınca yoktur.

“Alım satım yaptığınızda şahit tutun.”

“Yazıcıya da şahide de zarar verilmesin”; yani sizden biri yazıcıyı veya şahidi zorlamasın; onların işi varken çağırıp “yaz” ya da “şahitlik et” diyerek onları sıkıntıya sokmasın, oysa başka birini bulabiliyorken.

Bu yüzden Allah, onların ihtiyaçları için bırakılmasını ve başkasının aranmasını emretti.

“Eğer bunu yaparsanız, bu sizin için bir fasıklıktır”; yani yazıcıya ve şahide zarar verirseniz ve yasaklandığınız şeyi yaparsanız, bu sizin için bir günahtır.

Sonra onları korkuttu ve dedi ki:
“Allah’tan korkun”; yani bu konuda O’na isyan etmeyin.

“Allah size öğretir.”

“Allah her şeyi bilendir”; yani yaptığınız amelleri bilir.

283- “Eğer yolculukta iseniz ve bir yazıcı bulamazsanız, alınmış rehinler”; yani yazıcı ve yazı bulunmadığında, borçlu olan kimse rehin versin.

“Eğer birbirinize güveniyorsanız”; yani yolculukta, eğer borçlu kimse alacaklı yanında güvenilir ise, alacaklı ona güvendiği ve iyi zanda bulunduğu için ondan rehin almazsa,

“Kendisine güvenilen kimse emanetini ödesin”; yani borçlu, kendisine güvenildiği için rehin verilmemiş olsa bile, alacaklıya hakkını geri versin.

Sonra Allah onu korkuttu ve dedi ki:
“Rabbi olan Allah’tan korksun”; yani borçlu Allah’tan korksun.

Sonra şahitlere döndü ve dedi ki:
“Şahitliği gizlemeyin”; yani hâkim yanında, kim bir hak üzere şahit tutulmuşsa, onu olduğu gibi şahitlik etsin.

“Kim onu gizlerse”; yani hâkim yanında şahitlik etmezse,

“Onun kalbi günahkârdır.”

“Allah yaptıklarınızı bilendir”; yani şahitliği gizlemenizi de, onu yerine getirmenizi de bilir.

284- “Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah’ındır”; yani yaratılmış olanların hepsi O’nun kullarıdır ve O’nun mülkündedir, onlar hakkında dilediği gibi hükmeder.

“İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de”; yani kalplerinizde bulunan şeyi, kâfirlere dostluk ve onlara nasihat etmeyi dilinizle açığa vursanız da yahut onu gizleseniz de,

“Allah sizi onunla hesaba çeker.”

“Dilediğini bağışlar ve dilediğini azaplandırır.”

“Allah her şeye kadirdir”; yani azap etmeye de bağışlamaya da gücü yeter.

Bu ayet indiğinde Müslümanlar dediler ki:
“Ey Allah’ın Resûlü! Biz içimizden şirk ve günah şeyleri geçiriyoruz. Bunları yapmadığımız hâlde Allah bizi bunlardan dolayı hesaba çeker mi?”

Bunun üzerine Allah, onların sözü hakkında daha önce şu ayeti indirdi:
“Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez” (Bakara 286); yani ona ancak gücünün yettiği ameli yükler.

“Onun lehine kazandığı vardır”; yani yaptığı ve söylediği hayır kendisinedir.

“Ve aleyhine kazandığı vardır”; yani işlediği günah kendisininedir.

Böylece bu ayet:
“İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker” (Bakara 284) hükmünü kaldırdı.

Peygamber de bunun üzerine şöyle dedi:
“Allah, ümmetimden içlerinden geçirdikleri şeyleri, onu yapmadıkça veya söylemedikçe affetmiştir.”

285- “Resûl, Rabbinden kendisine indirilene iman etti”; yani Muhammed, Rabbinden kendisine indirilen Kur’an’a iman etti, onu tasdik etti.

“Müminler de”; yani müminlerin her biri iman etti.

“Her biri Allah’a iman etti”; yani her biri Allah’ın bir olduğuna ve ortağı olmadığına iman etti.

“Ve meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine”; yani melekleri, kitapları ve peygamberleri de tasdik ettiler.

“Onun peygamberlerinden hiçbirini ayırt etmeyiz”; yani kitap ehlinin yaptığı gibi yapmayız. Onlar bazı kitaplara ve bazı peygamberlere iman edip diğerlerini inkâr ettiler; işte bu ayırt etmektir.

Yahudiler Musa’ya ve Tevrat’a iman ettiler, fakat İncil’i ve Kur’an’ı inkâr ettiler.

Hristiyanlar ise Tevrat’a, İncil’e ve İsa’ya iman ettiler, fakat Muhammed’i ve Kur’an’ı inkâr ettiler.

“Ve dediler ki: İşittik”; yani Rabbimizin Kur’an’daki sözünü işittik.

“Ve itaat ettik”; yani emrine boyun eğdik.

Sonra onlara, peygamberi ve kitapları kabul ettikten sonra şöyle denildi:

“Bağışlamanı isteriz Rabbimiz”; yani “Ey Rabbimiz! Bize katından bağışlanma ver” deyin.

“Dönüş yalnız sanadır”; yani dönüş ve varış ahirette yalnız sanadır.

286- “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden başkasını yüklemez”; yani ona ancak gücünün yettiği ameli yükler.

“Onun lehine kazandığı vardır”; yani yaptığı hayır ve işlediği iyilik kendisinedir.

“Ve aleyhine kazandığı vardır”; yani işlediği günah kendisininedir.

Sonra Cebrâil, Peygamber’e şöyle demesini öğretti:

“Rabbimiz! Unutursak veya hata edersek bizi sorumlu tutma”; yani bir şeyi bilmeyip yanılırsak veya hata edersek ve emrini terk edersek. Allah dedi ki: Bu senin içindir.

Sonra dedi ki:
“Rabbimiz! Üzerimize ağır yük yükleme”; yani bir yük ve ağır sorumluluk,

“Bizden öncekilere yüklediğin gibi”; yani daha önceki ümmetlere yüklediğin gibi. Onlara deve etlerini, koyun yağlarını ve tırnaklı hayvanların etlerini haram kılmıştı. Yani ümmetime bunu günahları sebebiyle yapma, İsrailoğullarına yaptığın gibi yapma; onları maymunlara ve domuzlara çevirmişti. Allah dedi ki: Bu senin içindir.

Sonra dedi ki:
“Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyi bize yükleme ve bizi affet”; yani bundan bizi affet.

“Bizi bağışla”; yani günahlarımızı bağışla ve onları geç.

“Ve bize merhamet et. Sen bizim Mevlâmızsın”; yani sen bizim velimizsin.

“Bize kâfirler topluluğuna karşı yardım et”; yani Mekke kâfirlerine ve kıyamete kadar diğer kâfirlere karşı. Allah dedi ki: Bu senin içindir.

Böylece Allah onun duasına icabet etti; istediği şeylerde onu kabul etti ve ümmeti hakkında şefaatini kabul etti. Hatalardan, unutmalardan ve zorla yaptırılan şeylerden onları bağışladı.

Bu ayetler indiğinde Peygamber onları ümmetine okudu. Allah ona bu özelliklerin tamamını ahirette verdi ve bunları önceki ümmetlerden hiçbirine vermedi.

Denildi ki: Allah, gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce bir kitap yazdı, o kitap Arş’ın yanındadır. Ondan Bakara sûresinin sonunu oluşturan iki ayeti indirdi: “Resûl iman etti…” sonuna kadar. Kim bunları evinde okursa, üç gün ve gecesi boyunca şeytan o eve girmez.

Yine denildi ki:
“Kim Allah’a güzel bir borç verirse…” (Bakara 245) hakkında, Ebû’d-Dehdâh dedi ki:
“Ey Allah’ın Resûlü! Bir sadaka verirsem, onun benzeri cennette bana verilir mi?”
Dedi ki: “Evet.”
Dedi ki: “Çocuklarım da benimle mi?”
Dedi ki: “Evet.”
Dedi ki: “Eşi de benimle mi?”
Dedi ki: “Evet.”

Onun iki bahçesi vardı; birine “Cennet”, diğerine “Cüneynah” denirdi ve “Cüneynah” daha değerliydi. Dedi ki:
“Ey Allah’ın Resûlü! Şahit ol ki onu fakirlere sadaka olarak verdim, yani onu Allah ve Resûlüne sattım. Kim onu teslim alacak?”

Bahçenin kapısına geldi, onu Allah ve Resûlü için verdiği için içeri girmeye çekindi ve şöyle seslendi:

“Ey Ümmü’d-Dehdâh, hidayete erdiren seni hidayete erdirdi,
Doğru yol ve istikamet yoluna.
Vadideki bahçeden ayrıl,
Çünkü o, çağrıldığı yere borç olarak verildi.
Onu güvenerek Allah’a borç verdim,
Gönüllü olarak, başa kakmadan ve geri dönmeden.
Karşılığını umarak verdim,
O hâlde bahçeye veda et.
Bil ki doğru yola ulaştın,
Çocuklarla birlikte çık.
Takvâ ve iyilik en hayırlı azıktır,
İnsan onu ahiret için hazırlar.”

Eşi ona cevap verdi:
“Alışverişin kârlı olsun. Vallahi şartın olmasaydı ondan sana sadece malın kalırdı.”

Sonra şöyle söyledi:

“Sen elindekini en güzel şekilde değerlendirdin ve öğüt verdin,
Hak ortaya çıkınca onu açıkça ortaya koydun.
Allah çocuklarıma uygun olanı verdi,
Siyah hurmalar ve güzel sarı hurmalarla.
Allah verilen şeye daha layıktır,
Hem hak olanla hem de verilenle.
Kul çalışır ve kazandığı kendisine aittir,
Gece boyunca çalıştığı gibi günah da ona aittir.”

Sonra çıktı, çocukların ellerindekini dökmeye başladı, ağızlarındakini çıkardı. Sonra çıktılar ve bahçeyi Peygamber’e teslim ettiler.

Peygamber dedi ki:
“Ebû’d-Dehdâh için cennette nice hurma ağaçları vardır ki salkımları sarkmaktadır. Mina halkı bir salkımını koparmak için toplansa koparamazlar.”

Chat
Sohbet Yükleniyor...

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız