El kesme “beyyine” veya “ikrar etmesiyle” ancak vacip olur, başkasıyla olmaz. Beyyine’ye gelince, bu noktada Müslüman, hür ve adil olan iki erkeğin bulunması şart koşulmuştur. Hırsız Müslüman da olsa zimmi de olsa durum aynıdır. Buna dair açıklamalar zina konusunda şahitlik etmek başlığında geçmişti. Bu konuda yine olası ihtilafları kaldırmak için hırsızlığın nasıl gerçekleştiğini, hazneyi, (çalınan malın) nisap miktarını ve ne kadar çaldığını vasfetmeleri de şart koşulmuştur. Şahit olan kişiler, eğer (hırsızlığın) yapıldığı zaman, mekan veya çalınan eşya hakkında farklı şeyler söyleseler; mesela birisi “Perşembe günü çalındı.” derken diğeri de “Cuma günü çalındı.” dese, birisi “Şu evden çaldı.” derken, diğeri de “Asıl şu filan evde çalındı.” dese veyahut ikisinden birisi “Öküz çalındı.” derken diğeri de “İnek çalındı.” dese, bu durumda ilim adamların geneline göre el kesilmez.
İtiraf etmeye gelince, bunda şart koşulan hırsızın iki kez çaldığını itiraf edip söylemesidir. Bunu, İbn Ebu Leyla, Ebu Yusuf ve Züfer söylemiştir. Çünkü Hz. Ali’den gelen rivayet bunu ifade etmektedir. Bu gibi hadiseler meşhur olarak çokça vuku bulmuş ve karşı çıkan da olmamıştır. Zira bu, had hususunda telef etmeyi gerektirmiş olacağından o vakit buna dair şartlardan birisi de -zina haddinde olduğu gibi- itirafın tekrar etmesidir. Çünkü itiraf etmek, el kesme haddinin iki hüccetinden birisi sayılır; dolayısıyla -şahitlik yapmada olduğu gibi- itirafın tekrar edilmesine itibar edilir.
Ata, Sevri, İmam Şafii ve Muhammed b. el-Hasen ise: Bir defa itiraf etmesiyle de el kesilir, demişlerdir. Çünkü bu, ikrar etmekle sabit olan bir hak olacağından, o vakit tekrar edilmesine bakılmaz, insanoğluna ait hakkı gibi değerlendirilir. (Ama) itirafı tekrar edenlerin görüşünün zina haddi sebebiyle çelişki oluşturmuş olacağı yönünde söz konusu olan bu kıyaslarına karşı cevap verilmiştir. Bunun yanında insanoğluna ait hakkı şeklinde verilen örnek de bundan farklıdır. Çünkü ona ait bu hakkı kısma ve darlık üzere mebnidir, meselemizin tersine bundan rücu etmesi de kabul edilmez.
Eli kesilene kadar da bu ikrarından vazgeçmemesi durumuna bakılır. Bu, fakihlerin çoğunluğunun görüşüdür. Zira bu, itiraf edilmesi şekliyle Yüce Allah için icra edilen bir had cezasıdır; dolayısıyla -zina haddi gibi- bundan avdet edişi kabul edilir. Şüpheler sebebiyle had cezası infaz edilmez ve bu dönüşü (avdet edişi) de bir tür şüphe anlamına gelmiş olmaktadır. Çünkü bu itirafında kendi aleyhine yalan söylemiş olması muhtemeldir. İnsanoğluna ait hakkı konusuyla da bu konu ayrılır; çünkü ona ait bu hakkı kısma ve darlık üzere mebni sayılır.
İbn Ebu Leyla ve Davud (ez-Zahiri) ise: Rücu etmesi kabul edilmez, demişlerdir. Çünkü insanoğluna ait bir kısas yahut hak noktasında ikrarda bulunmuş olsa, bundan artık avdet etmesi kabul edilmez.
İmam Ahmed ise: İkrarından dönmesi için hırsızın telkinde bulunmasında bir sakınca yoktur, demiştir. Bu, fakihlerin de genelinin görüşünü oluşturmaktadır. Devlet başkanı gelmediği sürece hırsız hakkında şefaatte (aracılıkta) bulunmakta da bir sakınca yoktur. İmam Malik ise: Devlet başkanı gelmediği müddetçe, hırsız hakkında şer namına bir şey bilinmediği vakit, hakkında aracılıkta bulunmakta bir sakınca yoktur. Ama şer ve fesat namına bir şey biliniyorsa, o zaman onun hakkında birisinin aracılık yapmasını uygun bulmuyorum ve üzerinde had ikame edilene değin de o hırsız bırakılır, demiştir. İlim ehli, devlet başkanı geldiği vakit hırsız namına aracılıkta bulunulmasının caiz olmayacağı noktasında icma etmişlerdir.