"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Öldürme Kısımları

İlim ehlinin çoğu öldürmeyi, kasıtlı, şüphe kasıtlı ve hata ile olmak üzere üç kısma ayırmışlardır. Bunu, Irak ehli, Sevri, İmam Şafii ve rey ashabı söylemiştir. İmam Malik ise şüphe kasdını kabul etmemiştir. Ancak ondan diğer topluluk gibi görüş belirttiği de nakledilmiştir. Nitekim doğrusu da budur. Zira Abdullah b. Amr’ın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: “Haberiniz olsun! Şüphesiz kamçı ve sopa ile olan kasde benzeyen hataen öldürmenin diyeti yüz devedir. Bunlardan kırkının karınlarında yavruları olacaktır.” Bu da açık bir nasstır.

Ebu’l-Hattab ise öldürmeyi dört kısma ayırmış ve dördüncüsü olarak hata konumunda olan öldürmeyi eklemiştir. Mesela adam uyurken başkasının üzerine yuvarlanması yahut üzerine düşmesiyle onu öldürmesi buna bir örnektir. Sebebe bağlı öldürme ise kuyu kazıması yahut bıçağı dik vaziyette bir yere dikmesi sebebiyle adamın bunlara vaki olup ölmesidir. Mükellef olmayanın öldürmesi ise hatayla yapılan öldürme kapsamına girer, velev ki kasden yapmış olsun. İşte bu örneği, ilim adamlarının çoğu hata ile öldürme kısmında zikretmiştir. Çünkü bunu icra eden kişi, kasden bunu yapmış değildir veya kasden yapmıştır ama doğru kastla sahip kimselerden (mükellef olanlardan) değildir.

Amden (yani kasden) öldürme iki türdür:

Sivri ve keskin bir şeyle zarar vermesi ki, kesip kopartan ve bedene giren bir (demir vb.) aletle bunu icra eder. Bu durumda onu yaralar ve adam da büyük bir yara alarak ölecek olursa bu “kasden öldürme” sayılır.
el-Muvaffak der ki: Bildiğimiz kadarıyla bunda ilim adamları arasında bir ihtilaf yoktur. Ama adamı hacamat kesimi, iğne yahut diken yarası şeklinde az yaralamış olursa, bu durumda bakılır; ölüm halini alır ve adam da ölecek olursa, bu da amden sayılır. Ölüm halini almazsa bakılır, bedenine giren cisim çok ileri derecede olursa, büyük yaralama sayılır. Yarası küçük olursa yahut büyük olur da hacamat kesimi gibi çok ileri derecede olmazsa, bu durumda arkadaşlarımız şöyle demişlerdir: Eğer bundan dolayı adamda bir ödem kalmış olur ve adam da ölecek olursa, o vakit kısas gerekir. Çünkü zahire göre adam bu sebeple ölmüş demektir. Adam (yarayı alır almaz) hemen ölmüş olursa, bu durumda iki görüş vardır:
Birincisi: Bundan dolayı kısas yoktur. Çünkü zahire göre adam bundan dolayı ölmüş değildir.
İkincisi: Bundan dolayı kısas gerekir. Çünkü sivri ve keskin şeylerle ölümün baş gösterdiği bir durumda galip zanna itibar edilmez. Bu, Ebu Hanife’nin mezhebinin kuvvetli görüşünü oluşturur. İmam Şafii’nin de zikredildiği üzere bu noktada tafsilatlı görüşü yer almaktadır.
Kullanmasıyla zannı galibe göre yok olmanın meydana gelebildiği, sivri ve keskin olmayan bir şeyle öldürme. Bu da yine kısası gerektiren kasden öldürme kapsamına girmektedir. Bunu, İmam Malik, İmam Şafii, İshak, Ebu Yusuf ve Muhammed söylemiştir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine (hakkını alması için) yetki verdik.” (İsra Suresi 33) Bu da haksızlıkla öldürülmüş kimsedir.
Nitekim Enes’ten rivayete göre bir Yahudi, bir cariyeyi, üzerindeki gümüş süs eşyalarını almak için taşla vurup ağır yaralamıştı. Bu cariye, ölmek üzereyken Hz. Peygamber’in huzuruna getirildi. Bunun üzerine Allah Resulü kadının haber verdiği o Yahudiye kısas uygulayarak onun başını iki taş arasında ezdirip öldürttü. Bu hadis hakkında Buhari ve Müslim ittifak etmiştir. Çünkü genelde bu gibi aletler de insanı öldürmüş olduğundan dolayı bu yönüyle sivri ve kesici alete benzemiş olmaktadır.

Ebu Hanife ise: Bu durumda kısas yoktur, sadece kişiyi yakarak öldürmüş olursa bu müstesnadır, demiştir. Ağır demir aletlerle öldürülmesi hakkında ise ondan iki görüş gelmiştir.

Bu kısım bazı maddelere ayrılır:

Genelde kişiyi öldürecek cinste olan ağır demir bir aletle vurması, ister demirden, taştan veyahut kalın bir odundan olsun fark etmez. Bunun yanında adamın üzerine duvar, kaya yahut büyük bir odun, kütük parçası vb. yıkması ve genelde akabinde adamın ölümüne sebebiyet vermesi de bu kısım içinde ele alınmaktadır.
Asa gibi küçük ve ağır olmayan bir aletle vurması, eliyle vurarak ölümüne sebebiyet vermesi yahut adamın zayıf olması hasebiyle adamın vurması neticesinde ölmesi veyahut da genelde peş peşe vurmak suretiyle adamın ölümüne sebebiyet vermesi… Adamın hayalarını sert bir şekilde sıkmasıyla, genelde ölmesine sebebiyet veren bu amelde bulunması akabinde ölmesi de yine bu kısım için de ele alınır. İşte bu vakit kısas hakkı doğar. Eğer zikredilen tüm bunlar böyle olmazsa, o zaman hata kasdı kapsamına girer ve diyet ödemesi de gerekli olur. Ancak gerçekten çok küçük bir ihtimalin söz konusu olduğu vurmalarda, mesela kalemle vurması ancak öldürmenin asla kasdedilmediği ve beklenmediği benzer hallerde ise kısas da diyet de yoktur. Çünkü bu sebeple ölmüş değildir.
Nefes almasını engellemesi sebebiyle adamın ölmesi durumu.
Adamı helak edecek bir yere sürüklemesi. Bunun da dört şekli vardır:
Birincisi: Adamı yüksek bir yerden (aşağıya) atması,
İkincisi: Onu kurtulması mümkün olmayan bir ateşin yahut onu boğacak bir suyun içine atması,
Üçüncüsü: Dar bir alanda adamı (vahşi) aslan ve kaplanların arasında bırakması,
Dördüncüsü: Onu bir yere hapsedip yeme içmekten engellemesi ve nihayetinde adam ölene değin orada terk etmesidir ki, bu durumda da kısas gerekir.
Zehir içirmesi yahut onu öldürecek bir şey yedirmesi neticesinde adamın ölmesi. Genelde bunun benzeri icra edildiğinde kişiyi öldürüyorsa bu da kasden öldürmeye dahildir, kısası da gerektirir.
Genelde kişiyi öldürecek türde sihir yapması, bundan dolayı da kısas gerekir.
Kişiyi genelde öldürecek şeylere sebebiyet vermesi. Bunun da bazı kısımları vardır:
Birincisi: Birisini öldürmesi için bir kimseyi bu işe zorlamak. Bu durumda zorlayana da, bu işe zorlanana da birlikte kısas gerekli olur. Bunu, İmam Malik söylemiştir. Zira genel anlamda zorlayan şahıs başkasının ölümüne sebebiyet vermiş olacağından, bu yönüyle adamı aslanların bulunduğu çukura atmasına benzemektedir. Zorlanan da kendisini kurtarmak için hakkı olmadığı halde adamı kasden öldürmüş olduğundan, o da bu yönüyle açlık sebebiyle adamı yemek için onu öldürmesine benzer.

Ebu Hanife ve Muhammed ise şöyle demişlerdir: Bu durumda kısas sadece bu işe zorlayan kimseye uygulanır. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata ve unutarak işlenen şeylerle ikrah altında kaldıkları şeylerin vebalini kaldırmıştır.” Zira bu işe zorlanan kişi, zorlayanın elindeki bir alet konumunda değerlendirilir.

Züfer ise şöyle der: O vakit bu işi icra edene kısas gerekli olur, zorlayana ise kısas gerekmez. Çünkü söz konusu olan bu işi icra eden bizzat sebebin hükmünü kendisi kesmiş (bitirmiş) olur. Dolayısıyla sanki karşı çıkanla, tuzak kuran ve emredenle öldüren kimse gibi değerlendirilmiş olur.

İmam Şafii’nin, zorlayan ve zorlanan hakkında kısasın vacip oluşu noktasında iki görüşü gelmiştir. Ebu Yusuf şöyle demiştir: Bu durumda sadece birisine kısas vacip olur; çünkü bu işe zorlayan öldürme işini bizzat yapmadığı için, bu açıdan kuyu kazan adama benzer. Zorlanan ise yapmak durumunda kaldığı bu görevi icra etmiş ve bu açıdan öldürmek için atılan alete benzemiş olmaktadır. Fakat bu şeyin imkân dâhilinde olmayacağı yönünde cevap verilmiştir. O nedenledir ki, öldürmesinden dolayı şahıs günah işlemiş ve harama girmiş oldu. Bunun yanında o, adamı öldürmesinin gerekçesi sebebiyle kendisinin ölümden kurtulmuş olacağını zannetmesi hasebiyledir ki, bu açıdan da açlık sebebiyle adamı yemek için onu öldürmesine benzemektedir.

Durum, diyete varacak olursa, her ikisine de (zorlayan ve zorlanan) diyet ödemesi vacip olur. Bunu, İmam Şafii söylemiştir. Ebu Hanife ve Muhammed ise: O zaman zorlanan kişiye diyet yoktur; zira o bir alet (araç) hükmünde sayılmıştır, demişlerdir. Fakat bunun yanlış bir görüş olduğu aşikârdır. Nitekim ikisi de öldürme işine ortak olmuş kabul edilirler; dolayısıyla da ikisine kısas vacip olduğu gibi, diyet de vacip olur, sanki adamı birlikte öldürmüş gibi sayılır. Aynı şekilde ihramlı iken avı vurmaya işaret eden kimseye ceza vacip olduğu gibi, muharebede emir verenle bizzat savaşan kimse de hükme ortak kabul edilirler.

İkincisi: İki adam, ölüme mahkûm bir kimse üzerinde şahitlikte bulunacak olur ve adam da onların bu şahitlikleri üzerine öldürülecek olursa, sonra o ikisi (söylediklerinden) rücu edip hakları olmadığı halde kasden adamın öldürüldüğünü itiraf edip de şahitlik yaparken yalan konuştuklarını ibraz edecek olurlarsa, o vakit ikisine kısas gerekli olur. Bunu, İmam Şafii söylemiştir. Çünkü ikisi de genel anlamda ölüme sebebiyet veren böylesi bir durum karşısında adamın öldürülmesinde bizzat etken olmuşlardır.

Ebu Hanife ise: Böyle bir durumda ikisine de kısas gerekmez; zira burada gayr-i mülci şeklinde sebebiyet verilmiştir.

Üçüncüsü: Hâkim, eğer kasden yaptığını bildiği hâlde bir adamın öldürülmesine dair hüküm verecek olur, kendisi de onu öldürecek olur da bunu itiraf ederse, o zaman ona kısas uygulamak vacip olur. Bunun hükmü (az önce geçen) iki şahidin konusuyla aynıdır.

el-Muvaffak der ki: Eğer öldürmeyi bizzat kendi eliyle işlemiş olan veli, şahitlerin yalan söylediklerini de bildiğini ifade etmesi yanında kasden adamı öldürmüş olursa, kendisine kısas uygulanır. Bunda bir ihtilafın olduğunu da bilmiyorum.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/cinayet/,https://kutsalayet.de/oldurmede-kisas-konusu/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız