Fasık kimseye gelince, İmam Ahmed’den nakledildiğine göre ona bırakılan vasiyet geçerli değildir. Bu, İmam Malik ve İmam Şafii’nin de kavlini oluşturur. Bunun yanında İmam Ahmed’den, hakimin emin bir kimseyi yanına katması durumunda fasığa bırakılan vasiyetin geçerli olduğuna dair bir görüş de nakledilmiştir.
Ebu Hanife şöyle demiştir: Fasık kimseye bırakılan vasiyet ve onun bu noktadaki tasarrufları geçerlidir. Hakim’in ise onu azletmesi gerekir; çünkü o buluğ çağına ermiş, aklı başında bir kimsedir; dolayısıyla -adaletli bir kimsede olduğu gibi- onun da vasiyeti sahihtir.
İlk görüşün gerekçesi: Bir defa ona tek başına vasiyet bırakmak caiz değildir; çünkü o, bu hususta deli hükmünde kabul edileceğinden, vasiyeti de caiz olmaz. Ebu Hanife’de bu vasiyet üzere ikrarda bulunmasını caiz görmeyeceğinden, bu yönüyle geçen açıklamalara benzemiş olmaktadır.
Mezhebimizin zahir (kuwetli) görüşüne göre; Fasık kimseye bırakılan vasiyet sahihtir ve ona güvenilir bir kimse katılır. Aynı şekilde adaletli iken sonrasında hain olup değişmiş olursa, vasiyet elinden çıkmaz ve yine ona emin bir kimse katılır.
el-Kadı (İyaz) ise el-Haraki’nin ve İmam Ahmed’in vasiyet üzere kalabileceği sözlerini yorumlayarak, söz konusu olan fasığın hain oluşunu, vasiyeti bırakanın ölümünden sonra ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Bunun yanında hainliği vasiyet bırakıldığı o esnada da mevcut idiyse, o takdirde bu vasiyetin kendisine bırakılması sahih olmaz; çünkü hayatta olduğu halde bir yetime bırakılan mala bir hainin velayet etmesi caiz olmadığı gibi, ölümünden sonra da bu caiz olmaz. Bir de vasiyet bir velayet ve emanettir. Fasık kimse ise bunlara hak sahibi olmayandır. Buna göre vasi fasık olursa, bunun hükmü kendisine vasiyet bırakılmayan kimsenin hükmü gibidir. Bu durumda malına bakılır ve hakim malını gözaltına alır. Eğer vasiyetten sonra adamın fıskı baş gösterirse velayeti zail olur ve hakim de onun yerine malı emin/güvenilir bir kimseye (bakıp gözetmesi için) tevdi eder. el-Kadı’nın tercih ettiği görüş de budur. Sevri, İmam Şafii ve İshak’ın kavli de bu yöndedir.
İlk Görüşün Gerekçesi: Emin bir kimseyle malın muhafaza altına alınması mümkündür. Vasiyette kalması durumunda buna vasinin bakma işlemi de iki hak arasında cem edilmesini oraya koyar. Öyleyse malın emin bir kimseyle muhafaza altına alınması mümkün olmazsa, o zaman kesin olarak fıkhın olan fasığa imkan verilmez ve tasarrufları da kesilip engellenir. Çünkü yetimin malını muhafaza etmek, fasit olan musl’ nin sözüne uymaktan daha evladır. Nitekim “acil” ile “yakın” arasında bir ayrıma girmeye gelince, bu uzak bir ifade sayılır. Şüphesiz şartlar başlangıçta nasıl muteber ise işin devamında da şartlar muteberdir, özellikle de bu şartlar, devam noktasında kendisine ihtiyaç duyulan bir anlama hfüz olursa… İlla da ayrıma tabi tutulacak olur. Ancak işin devamı noktasında adalete itibar etmek, öncesinden daha evla sayılmaktadır. Kuşkusuz fıskın vasiyet sırasında mevcut olması durumunda, hali durumunun da vasi tarafından bilinmesi halinde ondan (yine de) razı olduğu takdir edilir ki, bunun tersine fıskı hep biliniyor idiyse, o zaman vasi bundan razı olmayacaktır.
Bir illet yahut zaafiyet sebebiyle bakmaktan aciz olduğu adalete gelince, buna da bırakılan vasiyet geçerlidir. Bunun yanında hakim ona emin bir kimseyi de katar. Bunun yanında, eğer güçlü iken sonrasında bir zafiyet yahut illet baş göstermiş olursa, hakim yine ona başka bir emin eli katar, yardımcı olmasını ister. Bu durumda birincisi vasi, diğeri ise ona destekçi sayılır. Çünkü hakimin velayeti, ancak vasi’nin olmadığı durumda gündeme gelir. Bu, İmam Şafii ile Ebu Yusuf’un görüşüdür. el-Muvaffak der ki: İkisine bu noktada muhalefet edeni bilmiyorum.
Delilik, küfür yahut sefeh durumu sebebiyle vasi hali değişiklik gösterecek olursa, velayeti ortadan kalkar. Artık sanki kendisine vasiyet bırakılmamış gibi kabul edilir. Durum ise hakim’e avdet eder ve o da bir emin/güvenilir kimseyi bu iş için ikame eder ki, -sanki arkasından vasiyet bırakmamış gibi- vasiyetçinin ölümünden sonra ölünün işine ve çocuklarının durumlarına baksın, sahip çıksın.