"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Vakfetmesi sebebiyle bu malının onun elinden çıkmış olması

Mezhebimizin sahih görüşüne göre vakıf sahih olduğu zaman, artık vakfeden şahsın (vakıf) mülkü elinden çıkmış ve gitmiş olur. Bu, Şafii ve Ebû Hanîfe’nin mezhebinin de meşhur görüşünü oluşturur. Çünkü vakfedilmesi neticesinde, satılmasında ve menfaat elde edilmesinde söz konusu olan tasarrufun gitmesi sebebiyle –kölenin azat edilmesinde olduğu gibi– malını ve mülkünü de izale etmiş olmaktadır. Şayet bu durumda iken hâlâ onun mülkü sayılsaydı, o takdirde (vakfettiği halde) bu malın kıymeti tekrar kendisine avdet ederdi. Tıpkı mutlak bir mülkiyette olduğu gibi kabul edilirdi.

İmam Ahmed’den bu durumda, mal ve mülkünün zail olmayacağına dair görüş gelmiştir. Bu, İmam Mâlik’in de görüşüdür. Bu yönde İmam Şâfiî’ye ait bir görüş de aktarılmıştır. Zira Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Vakıf, malın mülkiyetini elinde tutmak, ürün ve semerini ise tasadduk etmektir.”
Şöyle cevap verilmiştir: Buradaki hadisten kasıt, söz konusu olan malın, satılmayan, hibe edilmeyen ve miras olmayan bir mal olması şeklinde hapsedilmiş olmasıdır.

Bu ihtilafın faydasına gelince:
Bir defa ona ait olan malının ve mülkünün mevcut şekliyle ortada kalacağına hükmedersek –malik olunmayanın tersine– hakkında anlaşmazlık olduğu halde bunun gözetilmesi gerekli olur. Mülk ise yok olur ve sadece lafzın söylenmesiyle (telaffuz edilmesiyle) o vakıf bağlayıcı sayılır. Çünkü vakıf, bu hâliyle işlem görür ve böylece elde edilir. Bu nedenle de –köle azad etmede olduğu gibi– sadece lafzın telaffuz edilmesiyle bağlayıcı olur.

İmam Ahmed’den gelen diğer bir rivayete göre bu (mal) ancak kabzedilip alınmasıyla ve vakfedenin elinden çıkmasıyla bağlayıcı olur. Bu görüşü, İbn Ebû Mûsâ tercih etmiştir. Bu, Muhammed b. el-Hasen’in de görüşünü oluşturmaktadır. Zira bu, maliyeden çıkmamış olan bir teberru (bağış) maldır; dolayısıyla –hibe ve vasiyette de olduğu gibi– yalnız bu sebeple bağlayıcılık anlamına gelmemektedir. (Ama) bunun farklı olacağı şeklinde cevap verilmiştir. Çünkü hibe mutlak anlamda bir temellük ifade eder, vakıf ise aslını hapsetmek ve semerini tasadduk etmektedir. Bu yönüyle köle azad etmeye daha çok benzer, haddi zatında buna katılması daha evladır.

Vakıf edilen malın kabul edilmesine ihtiyaç duyulmaz.
Bunu, el-Kādî (İyâz) zikretmiştir. Ebû’l-Hattâb ise şöyle der: Eğer vakıf mal, yoksullar gibi (şahsı) belli olmayan kimselere ve mescitler gibi kendisinden kabulün düşünülmediği şeylerde olursa, bu durumda kabul edilmesine ihtiyaç duyulmaz. Vakıf belli bir kimseye yapılırsa o zaman kabul edilmesinin iki şartı vardır:

Kabul edilmesi şart koşulur. Çünkü belli bir kimseye teberru edildiğinden bunun şartı –hibe ve vasiyet gibi– kabul olması yönünde ele alınmaktadır.
Kabulü şart değildir. Çünkü bu, vakfın iki türünden birisini oluşturacağından, diğer türünde olduğu gibi kabulü şart koşulmaz. Bunun yanında mülkün izalesidir, satışı, hibe ve mirası engellemektedir; onun için –köle azad etmede olduğu gibi– bunda kabule itibar edilmez. Bu açıdan hibe ve vasiyet konusuyla ayrılmaktadır. Şâfiî mezhebinin görüşü bu yöndedir.
Mezhebimizin zahir görüşüne göre vakfedilen mal, kendilerine vakıf bırakılan kimselere intikal eder.
İmam Ahmed’den bunun mal olarak intikal etmeyeceği görüşü de rivayet edilmiştir. İmam Şâfiî’den de bu yönde bir ihtilaf gelmiştir. Ebû Hanîfe ise; zorunlu olan bir vakıfta mülk intikal etmez; zira bu, Yüce Allah’ın bir hakkıdır, demiştir.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/haliyye-nedir/,https://kutsalayet.de/vakif-lafizlari/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız