Hakların talep ve ispat edilip muhakeme edilmesinde vekâlet câizdir. İster bu durumda müvekkil hazır bulunmuş olsun, ister sağlıklı olduğu hâlde hazır bulunmamış veya hasta olmuş olsun, fark etmez. Bunu, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, Ebû Yûsuf ve Muhammed söylemiştir. Çünkü bu, yerine niyâbetin (başkasının geçmesinin) câiz sayıldığı bir haktır. Dolayısıyla da hasmının rızası olmadan arkadaşının yerine niyâbet etme hakkı vardır; tıpkı arkadaşı yokmuş veya hastaymış gibi kabul edilir. Veyahut da ödemesi gereken bir malı onun yerine vekilinin vermesi gibi sayılır.
el-Muvaffak (İbn Kudâme) der ki: Şüphesiz bu konu hakkında sahâbenin icmâı yer almaktadır. Çünkü buna ihtiyaç duyulmaktadır; zira kimi zaman onun lehine bir hakkının yahut da alacağının olması söz konusu iken, anlaşmazlığı güzellikle halledemeyeceğinden veya kendisi bizzat işin içinden çıkamayacağından dolayı onun yerine vekili bunu icra eder.
Ebû Hanîfe der ki: Hasım olan şahsın, müvekkil hazır olursa, vekilin muhakemesini men etme hakkı vardır. Çünkü onun hazır olması hüküm meclisi anlamına gelir. Onunla arasındaki anlaşmazlık söz konusu olan hasım sebebiyle baş gösterdiğinden, onu –hasmının rızası olmadan– başkasına nakletmesi doğru değildir; borç konusu gibi. Ancak buna geçen açıklamalarla cevap verilmiştir.
İkrar konusunda vekâlet câizdir. Çünkü bu, zimmette sözle yerine getirilen bir hakkın ispatı demektir. Bu nedenle de alım-satım konusu gibi bunda da vekil tutmak câizdir. Şâfiî mezhebi âlimlerinden bu hususta iki görüş gelmiştir:
Bir görüşe göre, bunda vekâlet câiz değildir. Çünkü bu, hakkının olduğunu sadece haber vermek demek olduğundan –tıpkı şehâdet (şahitlik) gibi– vekâleti de câiz olmaz. Ancak bunun farklı olduğu yönünde cevap verilmiştir. Zira ikrar, zimmette sözle yerine getirilen bir hakkın ispatı iken, şehâdette bir hakkın ispatı söz konusu değildir. Şehâdet, sadece bir hakkın başkasına sabit olduğunu haber vermektir.
Şahitlik konusunda vekâlet sahih değildir. Çünkü şahitlik, şahidin bizzat kendisine ait bir durumudur; yani bizzat gördüğü veya işittiği şeye yaptığı şahitliktir. Bu ise niyâbet noktasındaki manayı ortaya koymaz. Buna göre şahitlik yapmak suretiyle niyâbetlik yapacak olursa, o zaman şahit olan şahıs, şahitlik yaptığı şey üzere niyâbet etmiş sayılır. Bu ise asıl şahidin işittiği şeye götürür ki, bu da vekil olmuş olmaz.
Vekâlet, yemin ve adaklar konusunda da sahih değildir. Çünkü yeminler ve adaklar, yemin eden ve adayan kişinin kendisine ait bir durumu ve pozisyonudur. Bu yönüyle bedenî ibadetlere ve hadler konusuna benzemektedir.
İlâ, kasâme ve liân konusunda da vekâlet sahih değildir. Çünkü bunlar da yemin statüsünde sayılırlar. Karı-koca arasındaki liân (karşılıklı lânetleşme) konusunda da vekâlet sahih değildir. Çünkü bu da eşin bizzat kendisi hakkında (ona özel) bir durumdur; başkasıyla ilgisi yoktur.
Süt emme konusunda da vekâlet yoktur. Çünkü bu, süt emen ile süt veren arasındaki bir konu olup, süt veren annenin sütü neticesiyle yavrunun et ve kemiklerinin büyümesine ait özel bir durumu ifade eder.
Zıhâr konusunda da vekâlet sahih değildir. Çünkü zıhâr, kötü ve çirkin bir şekilde konuşmak anlamına gelir; nitekim bunu işlemek de câiz değildir. Dolayısıyla buna niyâbet etmek de câiz değildir.
Gasp konusunda da vekâlet sahih değildir; çünkü gasp haramdır. Bu nedenle cinayetler konusunda da vekâlet sahih olmaz. Haram olan hiçbir şeyde vekâlet sahih değildir; çünkü yapılması câiz olmadığı için yerine niyâbet de câiz olmaz.
Allah’ın haklarına (kamu haklarına) gelince; bunlardan –zina ve hırsızlık haddi gibi– had gerektiren haklarda ispat ve uygulama için vekâlet yapmak câizdir. Çünkü Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Ey Uneys! Git, bu adamın karısının yanına, eğer zinayı itiraf ederse recm cezasını uygula!”
buyurmuştur. Buhârî ve Müslim bu hadis hakkında ittifak etmiştir.
Bu hadlerin ispatında vekâlet vermek câizdir. Çünkü Uneys hadisi bunu ifade etmektedir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), onu söz konusu haddin ispatı ve uygulanması hakkında vekil kılmış ve bu sebeple:
“Eğer zinayı itiraf ederse recm cezasını uygula!”
buyurmuştur. Bu da henüz sabit olmadığı hâlde haddin ispatı noktasında vekil kılmanın câiz olduğuna delâlet etmektedir.
Ebû’l-Hattâb ise şöyle demiştir: Hadlerin ispatı noktasında vekil kılmak câiz değildir. Bu, İmam Şâfiî’nin de görüşüdür. Çünkü hadler, şüphe sebebiyle düşerler; hatta böyle bir durumda hadleri düşürmekle emrolunmuşuzdur. Zira vekâlet demek, icrâya götürmektedir.
Hadlerin şüpheler sebebiyle düşürülmesi noktasında, vekilin de müvekkilin yerinde sayılacağı şeklinde cevap verilmiştir.
İbadetler konusuna gelince:
Zekât, sadaka, adak ve kefâretler gibi mala taalluk eden ibadetler olursa, bunların kabzedilmesi ve dağıtımı noktasında vekâlet câizdir. Bunları veren kişinin, söz konusu malı hak sahiplerine verilmek üzere çıkartması ve onu dağıtması için başkasını vekil kılması câizdir. Kendisi hac yapmaya ve hacca gitmeye ümidi yoksa, hac konusunda da vekâlet câizdir. Aynı şekilde umre konusu da böyledir.
Namaz, oruç ve hadesten tahâret gibi mutlaka kendisinin icrâ etmesi gereken bedenî ibadetlerde vekâlet câiz değildir. Çünkü bunlar, bizzat o kişinin kendi bedenine ait durumlardandır ve yerine başkasının geçirilmesi mümkün değildir.
Sadece adak orucu bunun dışındadır; bunu ölen adına icrâ eder ve bu da vekil demek olmaz. Namaz konusunda da vekâlet câiz değildir. Ancak hacca tâbi olan iki rekâtlık tavaf namazı bu kapsam dışındadır.
Adak namazı ile ölen kimse için adak itikâfı konusunda da iki görüş gelmiştir.