Bu şirket, iki kişinin bedenleriyle çalışmak ve kazancı aralarında paylaşmak üzere ortaya koydukları malda ortaklaşmalarıdır. İnân şirketi, icma ile caizdir. Bunu, İbn Münzir zikretmiştir. Bu şirketin sadece birtakım şartları hakkında ihtilaf edilmiştir. Sermayenin nakit ile elde edilmesinde bir ihtilaf yoktur, ama ticari mallara gelince, mezhebimizin zahirine göre bunlarda ortak olmak caiz değildir. Nitekim bunu, İbn Sîrîn, Sevrî, İmam Şafii, İshak, Ebu Sevr ve rey ashabı kerih görmüşlerdir. Çünkü ortaklık ya ticari malların ayniliğinde, ya kıymeti veyahut da değerleri hakkında vaki olur. Ortaklığın bu malların aynında vaki olması caiz değildir. Zira ortaklık/şirket, sermaye yahut misli ile ayrım noktasında rücu etmeyi gerektirmektedir. Bunda ise misli yok ki rücu da etmiş olsun. İki cinsten birisinin kıymetinde kimi zaman ortaya çıkan artış, diğerinde olmadığında bu durum, kazancın hepsini yahut malın tümünü kapsar. Kimi zaman da kıymeti eksilir ve diğer ortağına kazançsız olarak mülkünün değerine sirayet eder. Kıymetine de böyle sirayet etmez; ancak kıymetin miktarı belirtilmediğinden, bu sefer de tartışma baş gösterebilir. Kıymetinden daha fazlası olmak şekliyle bir şey takviye edilir. Bir de kıymet satışından önce, ikisinden birisi hakkında fazlası olarak baş gösterirse, bu durumda elinde bulundurduğu aynî mal hakkında diğeri de buna ortak olur. Bunun semeni üzere vaki olması ise caiz değildir; çünkü akit halinde bu yok hükmündedir, ona ikisi de malik değillerdir. Satın aldığı semeni isteyecek olursa, o zaman bu onun mülkünden çıkmış olur ve satıcıya ait olur. Satmış olduğu semeni isteyecek olursa, bu takdirde ise şarta bağlı bir ortaklığa dönüşür ki bu, ayan satışıdır ve bu da caiz değildir.
İmam Ahmed’den gelen diğer bir görüşe göre, ortaklık ve mudârebe (akdi), ticaret mallarında caizdir ve bunların kıymetini akit anında sermaye olarak kılmaktadır. Ebu Bekir el-Hattâb bu görüşü tercih etmiştir. Bu, İmam Mâlik ve İbn Ebî Leylâ’nın görüşünü de oluşturmaktadır. Nitekim Tâvûs, Evzâî, Hammâd b. Ebî Süleyman da mudârebe konusunda aynısını söylemektedirler. Çünkü ortaklıktan/şirketten maksat, ortaklardan iki tarafın hep birlikte mallarında tasarruf etmelerinin ve aralarındaki malda baş gösteren kazanca ortak olmalarının caiz olmasıdır. Bu ise -ürünlerde elde edildiği gibi- ticaret mallarında da elde edilir. O halde -ürünlerde olduğu gibi- şirket ve mudârebenin ticaret mallarında da sahih olması gerekmektedir. Ticaret mallarının zekâtını nisap miktarı olarak saydığımız gibi, akit anında her iki taraf malının kıymetini ayırmak suretiyle rücu ederler.
İmam Şafii ise: Şayet söz konusu olan ticaret malları, misil olan hububat ve yağlardan müteşekkil olursa, iki görüşten birisine göre bunlarda ortaklık caizdir. Çünkü bu halde misli hükmünde sayılırlar; tıpkı nakde benzer, ayrım sırasında ise bunlarla misli olarak rücu eder, demiştir. (Ancak) bunun şirket türü olması hasebiyle, malı ticaret mallarında misli olarak ve misli olmayarak eşit konumda bulunacağı, şeklinde cevap verilmiştir. Bilindiği üzere mudârebe, ticaret mallarının hiçbiriyle caiz değildir; çünkü nakit sayılmazlar, bu sebeple de -sanki misli yokmuş gibi- bunlarla ortak olmak geçerli olmaz.
Şirketin anaparasının (sermaye) meçhul yahut götürü (göz kararı) şeklinde olması caiz değildir. Çünkü bunun ayrımı sırasında rücu etmesi gerekmektedir; halbuki meçhul olması yahut götürü olmasıyla bu mümkün olmaz. Bunun yanında malın gâip olması, borç olması da caiz değildir. Zira şirketin maksadı demek olan peşinen (elden ele) tasarrufta bulunmak, bu durumda mümkün olmamış olacaktır.
Miktar noktasında her iki tarafın malının eşit olması şart değildir. Bunu, İmam Şafii, İshak ve rey ashabı söylemiştir. Bazı Şafii ashabı ise bunda ortak olurlar, demişlerdir.
Tayin ettikleri ve hazır tuttukları vakit, her iki ortağın mallarını karıştırmaları (bir arada toplamaları) şart değildir. Bunu, Ebu Hanife ve İmam Malik söylemiştir. Sadece İmam Malik, her ikisinin ellerinin o malın üzerinde olmasını şart koşmuştur. Şöyle ki: Her iki ortak da kendilerine ait olan bir kese (kasa) içerisinde o mallarını bir araya getirirler yahut vekillerinin bu işe el koymasını şart koşarlar. İmam Şafii ise şöyle demiştir: İkisi de mallarını karıştırmadıkça (bir araya getirmedikçe), bu sahih olmaz. Çünkü bu bir araya gelmiş olmazsa, her iki taraf da kendi malını diğerinden (habersiz olarak) telef etmiş sayılır yahut diğeri dışında fazla mala hak sahibi de olabilir. O zaman da söz konusu ortaklık hâsıl olmaz, sanki tartılmış bir mal gibi kabul edilir.
Ortaklıktan maksadın “kazanç elde edilen bir akit olduğu” ilk görüşe gelince -tıpkı mudârebe de olduğu gibi- bunda malın karışmış olması şart değildir; çünkü bu, tasarruf üzere icra edilen bir akittir. Bu nedenledir ki, vekâlet konusu gibi bunda malın karışmış olma şartı da olmaz. Bu, aynı şekilde sendeki malın üzerinde icra edilen bir akit sayıldığından, her iki tarafın da üzerinde ellerini koymaları (paralarını ortak şekilde karıştırıp katmaları) şart değildir, tıpkı vekâlet gibi kabul edilir.
“Arkadaşının malından bir şeyi telef etmek yasaktır, mümkün olmaz.” şeklindeki sözlerine gelince, bilakis ikisinin malından telef edilen şeyler de, ziyade olan da her ikisine ait olur. Çünkü ortaklık zaten her iki tarafın malının yarı yarıya birbirleriyle mülk olarak sabitesini ifade eder. Bu durumda, telef olan her ikisinden telef olmuş olur ve ziyade olan da onlar için ziyade olmuş olur.
Ebu Hanife şöyle demiştir: İkisine ait olan maldan ne zamanki ortaklardan birisi bir şeyi telef edecek olursa, bu sahibinin tazmininden sayılır. (Ama) ortaya koydukları malın ve tazminin ortak olmayı gerektiren iki önemli gereksinim sayılması hasebiyle, bunun iki ortağa da taalluk edeceği, kazanç hükmü gibi değerlendirileceği ve sanki mallarını bir araya katmış kimselerin hükmü gibi kabul edileceği şeklinde cevap verilmiştir.