Malın kendisine mal oluş fiyatını söyleyip üzerine belirli bir oran veya miktarda kar koyarak satmaktır. Satıcının her ikisinde de anaparayı şart koşarak: “Bu mal, bana yüz dirheme mal oldu, sana yüzde on karıyla sattım.” demesi murabaha’dır ve bu caizdir, sıhhati hakkında ise bir ihtilaf yoktur. el-Muvaffak der ki: Bunu kerih gören kimseyi bilmiyoruz. “Bunu sana anapara olarak ki, o da bana yüz dirheme mal oldu, sana ise her yüzde on karıyla sattım.” diyecek olursa, bunu İmam Ahmed kerih görmüştür. İshak ise bunun caiz olmayacağını ifade etmiştir. Çünkü akit halinde iken semen meçhul olduğundan dolayı bu, caiz olmaz; zira bu, kişinin hesabından çıkan malı satmaya benzer. Bu noktada İbn Müseyyeb, İbn Sirin, Şurayh, Nehai, Sevri, İmam Şafii ve rey ashabı ise ruhsat vermişlerdir. Çünkü anapara malum, kar da malumdur; dolayısıyla sanki: “On dirhem kar koyup da sattım.” demeye benzer. el-Muvaffak der ki: Kerahet sebebi, İbn Ömer ve İbn Abbas’ın bu işi mekruh saymış olmalarıdır. Onlara bu noktada muhalefet edenin olduğunu bilmiyoruz. Bir de bunda bir tür cehalet bulunmaktadır; dolayısıyla bundan sakınılması daha evladır. Söz konusu olan bu kerahet tenzihidir ve alışveriş ise zikrettiğimiz üzere sahih ve geçerlidir. Cehaletin ise hesap edilerek giderilmesi imkan dahilindedir; buna göre sanki bir yığın ölçeği, dirhem karşılığında satmada olduğu gibi bir zararı yoktur. Ama hesaptan çıkardığına gelirsek, cümleten ve ayrıntılı olarak meçhullük arz etmektedir.
Ne zaman ki malın kendisine mal oluş fiyatını söyler, üzerine de yüzde on bir kar koyarak satacak olur da sonra söz konusu bu ana malının doksan dirhem olduğunu anlayacak olursa, satış geçerli olur. Çünkü bu, semende bir fazlalıktır ve kusurlu mal gibi akdin sıhhatine engel teşkil etmez. Müşterinin de satıcıya kendi ana malının onda bir olan bu fazlalık ve karda muhafaza ettiği bir dirhem noktasında rücu etme hakkı vardır; bu durumda müşteri için doksan dokuz dirhem kalmış olmaktadır. Bunu, Sevri söylemiştir. Bu, aynı zamanda İmam Şafii’nin iki görüşünden birisini de oluşturur. Ebu Hanife ise: Bu kişi, tüm semeni almak yahut kusurlu mala kıyasen onu terk etmek hususunda muhayyerdir, demiştir.
el-Muvaffak der ki: Bizim lehimize onun ana malını sattığı ve kardan bunu takdir ettiği delili vardır. Nitekim takdir ettiği ana malda bir kusurun olduğu ve hakkında ittifak edilen fazlalık ortaya çıkacak olursa yine bize göre kusuru da meydana gelecek olursa, o takdirde bunun diyetini alma hakkı vardır. Sonra kusurlu mal, sadece mezkur semen söz konusu olunca rızalık var, demektir. Burada da ana mal ve kararlaştırılmış kar sebebiyle rızalık vardır. Peki, o zaman müşteri için muhayyerlik olur mu İmam Ahmed’den aktarıldığına göre müşteri, ana malını almak ve kardan payını almak ile bunu terk etmek arasında muhayyerdir. Bu görüş, İmam Şafii’den de aktarılmıştır. Çünkü müşterinin belki de ettiği bir yeminden dolayı ya da vekil olması veyahut da başka birtakım sebeplerden dolayı bu semenin aynısı ile satış yapma noktasında bir kasdı olmuş olabilir. el-Haraki’nin sözünün zahirinden anlaşılan onun bunu zikretmiş olmadığından dolayı bu noktada bir muhayyerliğinin olmadığı yöndedir. Bu konuda İmam Şafii’den gelen iki görüşün olduğunu da aktarmıştır. Çünkü onun hakkında yüz on dirheme razı olmuştur; dolayısıyla onun için doksan dokuz dirhem hasıl olur da artırmada bulunacak olursa, hayırlı bir iş yapmış olur. Bu durumda onun muhayyerliği de olmaz, tıpkı ayıplı ve kusurlu olan malı satın alıp da sonradan bu malın salim olduğu anlaşılacak olursa yahut da belirli bir malı yüz dirheme satın almak noktasında vekil kılınan bir kimsenin bu malı doksan dokuz dirheme satın alması. Satıcıya gelirsek onun ise bu konuda bir muhayyerliği yoktur. Çünkü o, bu malı ana malından satmış ve kar payını da almıştır; dolayısıyla bunları elde etmiştir.
Bir kimse murabaha konusunda; “Anaparam yüz dirhemdir, on dirhemi ise kar amacıyla satıyorum.” dese, sonra bu sözünden dönüp: “Anaparam hakkında yanlış söyledim, anaparam yüz on dirhemdir.” diyecek olursa, onun bu yanlışı noktasındaki sözü kabul edilmez. Ancak söylediği ikinci anaparasının doğruluğuna delalet eden bir delili varsa başka. Bunu, İbn Munzir, İmam Ahmed ve İshak’tan zikretmiştir. Çünkü yanlış söylediğine dair bilgi sahibi olması gerekir; buradaki bilgi sahibi olma konusu ise ibraz edeceği delil yahut müşterinin ikrarı ile elde edilmektedir. Ebu Talib, İmam Ahmed’den şunu nakletmiştir: Satıcı, doğru sözlü olarak bilinen bir kimse ise onun bu sözü kabul edilir; doğru sözlü olduğu bilinmiyorsa o zaman bu satışı caiz olur. Şöyle cevap verilmiştir: Onun güvenilir olması, söylediği yanlışın kabul edilmesini gerekli kılmaz; bu durum tıpkı mudarib ve vekil olan bir kimsenin kar elde ettikleri vakit ardından çıkıp: “Biz yanlış yaptık, unuttuk.” demelerine benzer. İmam Ahmed’den gelen ikinci görüşe göre satıcının bu sözü kabul edilmez ve müşteri tasdik edinceye değin bu satıcı bir belge delil ortaya koysa dahi durum böyledir. Bu, Sevri ve İmam Şafii’nin görüşüdür. Zira o, semeni ikrar etmiş olduğundan ve başkasına ait hakka taalluk ettiğinden, artık bu sözünden rücu etmesi kabul edilmez; bunun yanında konuştuğu yalanın ikrarı için de belgesi delili kabul edilmez. Şöyle cevap verilmiştir: Öne sürdüğü bu belge delil bir defa doğru sözlü olduğuna dair ihtimali ifade eden adil bir delil sayılır; dolayısıyla diğer belge ve deliller gibi kabul edilir. Bunun tersini ikrar etmesi halinde o mal teslim edilmez; çünkü ikrar, ikrarın söz konusu olmadığı şeyde meydana gelmiştir; malın semenini haber vermiş olma durumu ise başkası hakkında söz konusu olmayacağından, ikrar da sayılmaz.
Bir belge olmaz ya da olur ve biz de: “Kabul edilmez.” diyecek olursak, müşterinin de satıcının yanlış söylediğini bildiğini iddia edecek olur; müşteri de bunun üzerine onu inkar eder ve yemin etmesini de talep ederse eğer, o takdirde itibar edilecek söz, onun sözü olur. Bu hususta el-Kadı şöyle demiştir: Bu durumda onun yemin etmesi gerekmez; çünkü o zaten iddia eden değildir, nitekim iddia edenin yemin etmesi icap eder. Doğrusu ise onun yemin etmesidir; çünkü kendisi bunu yani mal hakkında satıcının yanlış söylediğini bilmemektedir. Zira malı geri vermeyi gerekli kılacak şeyi veya semenini fazlasıyla vermeyi iddia etmiş olabileceğinden vefa konusu gibi burada yemin etmesi de icap etmektedir. Burada ise kendisi iddiada bulunan değildir; o, ancak ilk semeninin fiyatının miktarını bilme noktasında iddiada bulunandır. Müşterinin de aldığı malın o zaman daha fazla olduğunu bilmediğine dair satıcı için yemin etmesi gerekir; çünkü bu semene fiyata o malı fazlasıyla sattığını bilmiş olur da o şekilde onu satın almışsa, akdedilmiş olan bu satış yerine gelmiş demektir. Çünkü halihazırda bildiği şeyin satışını gerçekleştirmiş olur ki, bu durumda da satış ilzam olur; tıpkı malın kusurunu bildiği halde müşterinin onu satın alması gibi değerlendirilir. Bilgi sahibi olduğu halde alışveriş bağlayıcı olur; bunun üzerine iddia da bulunacak olursa, o zaman yemin etmesi elzem olur. Kabul edip yemin etmeyecek olursa ona göre hüküm verilir; yemin ederse şayet o zaman müşteri, semeni kabul etmek, hakkında yanlışın konuşulduğu malda fazlalığı ve kar payını almak yahut da akdi feshetmek arasında muhayyer olur. Nitekim bu konumda iken kendisi lehine muhayyerlik sabit olmuştur. Çünkü semenin yüz on dirhem olduğu bir satış akdine müdahil olmuş iken, semenin daha fazla olduğu ortaya çıkacak olursa bu durumda ayıplı malda olduğu gibi bu da kendisine elzem olmaz. İsterse bunu yüz yirmi bir dirhem olarak alır ve satıcının bir muhayyerliği de olmaz; zira hayır olarak fazlasını vermiştir. Buna göre kusurlu malı sattığı halde bu maldan müşterinin razı olması gibi onun muhayyerliği de yoktur. Satıcı, şayet müşteriden fazlalığı düşürmek isterse, yine onun bu noktada muhayyerlik hakkı yoktur. Çünkü bir defa akdin gerçekleştiği semeni vermiş ve karşılıklı rıza da meydana gelmiştir.