Söz konusu belde büyük olur da halkın bir mescidde toplanması güç duruma düşecek olursa, bunun yanında yerin uzak bir bölgede bulunması ya da mescidin cemaati alamayacak kadar dar olması gibi mazeretlerin yer alması neticesinde, cemaatin ihtiyaç duydukları Cuma namazını (başka) yerde kılmaları da caiz olur. Bu, Ata’nın görüşüdür. Ebu Yusuf da bunu sadece Bağdat için caiz görmüştür. Çünkü aynı sınırlar içerisinde iki yerde Cuma kılınmış olacaktır . . . Halbuki Cuma, sınırların bulunduğu o yerde (tek mescidde) ifa edilir. Onun sözüyle, başka bir belde sınırları bulunacak olursa, orada iki yerde Cuma kılınabilir, şeklinde anlaşılmaktadır. O zaman orada (belde büyük ve mescidlerde farklı ve uzak yerlerde olduğu için) iki yerde Cuma kılınması caiz olur. Bu da İbn Mübarek’in görüşüdür.
Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafü şöyle demiştir: Cuma namazı bir belde de birden çok yerde kılınmaz. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) cumayı sadece bir mescidde kılmış/kıldırmıştır. Aynı şekilde O’ndan sonra gelen halifeleri de öyle yapmışlardır. Şayet birden fazla yerde kılmak caiz olsaydı, bu yerlerde de kılarlardı. Hatta İbn Ömer şöyle demiştir: “Cuma, yalnız içerisinde imamın (devamlı olarak) namaz kıldırdığı en büyük mescidde ikame edilir.”
el-Muvaffak der ki: Bizim mezhebimize göre Cuma, cemaat ve hutbe ile meşru olan bir namazdır. Dolayısıyla bayram namazı gibi birtakım yerlerde kılınmasına ihtiyaç duyar. Sabit olduğuna göre Hz. Ali, bayram günü namazgaha çıkar ve yerine insanlara namazı kıldırması için Ebu Mesud el-Bedri’yi geçirir, o da insanlara bayram namazını kıldırırdı.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in iki cumayı (bir yerde) kıldırmayı terk etmiş olmasına gelince, onlardan bir cumayı bizler de ilga etmiş bulunmaktayız. Çünkü sahabe, hutbeyi işittikleri ve cumaya şahid oldukları vakit, evleri uzakta dahi olsa iştirak edip onu eda ederlerdi. Çünkü cumayı ulaştırılan Yüce Allah ve ona dair hükümleri koyan da yine O’dur. Birtakım belde ve şehirlerin (büyüyüp) ihtiyaç haline gelmesiyle, Cuma, bazı yerlerde kılınmaya başlandı ve buna kimse ses de çıkarmadı; bu haliyle bir icma halini almış oldu.
İbn Ömer’in sözüne gelince, bununla kasdedilen Cuma’nın küçük mescidlerde kılınmadığını, büyük olanın da terk edildiği şeklinde anlaşılmaktadır. Bunun yanında Cuma’nın, sınırlarda kılınmasına itibar edilmesinin ise bir izahı yoktur.
Ebu Davud der ki: “İmam Ahmed’i işittim, kendisine; Medine’nin hangi sınırında Cuma kılınmıştı, diye sorulurken, kendisi şöyle cevap verdi: ‘Musab b. Umeyr öne geçer ve sahabeler bir evde toplanırlardı. Sayıları kırk kişi oldukları halde onlara cumayı kıldırırdı.'”
Ama ihtiyaç duyulmayacak olursa bu durumda caiz olmaz. Şayet ikisinde cemaat Cuma için sığabiliyorsa, Cuma üçüncüsünde caiz olmaz. Artışı bu şekilde devam eder gider . . . el-Muvaffak der ki: Ata dışında bu noktada ihtilaf edeni bilmiyoruz. O’na ise: “Basra halkı en büyük mescide sığmaz oldular!” denilince, O: “Her bir topluluğa ait bir mescidi bulunur da orada kendi aralarında cumayı kılarlarsa, bu, yeterli gelir ve en büyük mescid için toplanmış gibi olurlar.” cevabını vermiştir.
Ancak cumhurun görüşü daha evladır. Çünkü ne Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’den ve ne de halifelerinden Cuma’yı birden çok mescidde kıldıklarına dair bir nakil yoktur. Çünkü buna gerek ve ihtiyaç yoktur. Bir de delil olmadığı halde ahkama dair bir şeye hüküm vermek caiz değildir.