Hutbe okumak, Cuma namazı için şarttır ve başkasıyla sahih olmaz. el-Muvaffak der ki: Hasan (Basri) hariç bu konuda ihtilaf edeni bilmiyoruz. Çünkü Yüce Allah: “(… ) hemen Allah’ı anmaya (zikre) koşun.” buyurmuştur ve ayette geçen “zikir” hutbe demektir. Bir de Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem), hiçbir Cuma’da hutbeyi terk etmemiştir, üstelik O: “Beni nasıl namaz kılar görmüş iseniz, öylece kılınız.” buyurmuştur.
Ömer b. el-Hattap’tan nakledildiğine göre, o şöyle demiştir: “Cuma dört rekat idi. Hutbe sebebiyle iki rekat kılındı. Öyleyse kim cumayı kaçıracak olursa, onu dört rekat olarak kılsın.”
Hutbeyi imam ayakta okur. Muhtemelen hutbenin ayakta okunması şart koşulmuş olabilir. Bunun yanında mazeretsiz olarak, oturarak hutbe verecek olursa bu sahih olmaz. Bu, Şafii mezhebinin görüşüdür. Zira Yüce Allah: “Ve seni (ey Muhammed hutbede) ayakta olduğun halde terk ettiler…” (Cum’a Suresi: 11) buyurmuştur. Bu esnada Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ayakta hutbe vermekteydi. Bu noktada gelen İbn Ömer rivayetinde, o şöyle demiştir: “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) ayakta hutbe irad ederdi, sonra oturur ve (ikinci hutbe için) kalkardı…” Buhari ve Müslim ittifak etmiştir.
Cabir b. Semura’dan rivayete göre; “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ayakta hutbe verirdi. Sonra oturur, sonra kalkıp yine ayakta hitap ederdi. Sana kim Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturarak hutbe irad ettiğini söylerse, yalan söylemiştir. Allah’a yemin olsun ki ben Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte iki bin (vakit)den fazla namaz kıldım.”
Hastalık ve ayakta duramama gibi bir özür sebebiyle oturarak hutbe verecek olursa, bunda bir sakınca yoktur. Çünkü namaz dahi ayakta durmaya gücü yetmeyen kimseye oturmayı sahih kıldığına göre, hutbe bu konuda daha önceliklidir.
Müezzin (iç) ezanı okuduktan sonra peşine hutbeye başlamak müstehap sayılmıştır.
Hatip, hutbe verdiği vakit insanlara yönelmesi müstehaptır. Bu, İmam Malik, Sevri, Evzâî, İmam Şafii, İshak ve Rey ashabının görüşüdür. İbn Munzir: Bu bir tür icma gibi sayılır, demiştir. Bu konuda Adiy b. Sabit, babasından yaptığı nakile göre, o şöyle demiştir: “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) minberde ayağa kalktığı zaman ashabı ona yüzleriyle dönerlerdi.”
Cuma için iki hutbe vermek şarttır. Bu, Şafii mezhebinin görüşüdür. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) -İbn Ömer ve Cabir b. Semura hadisinde geçtiği gibi- Cuma’da iki tane hutbe irad etmiştir. Bunun yanında; “Beni nasıl namaz kılar görmüş iseniz, öylece kılınız.” buyurmuştur. Çünkü söz konusu olan bu iki hutbe, iki rekat yerine geçmektedir. Yani bir hutbe bir rekat demektir. Dolayısıyla bir rekatı ihlal etmek, bir hutbeyi ihlal sebebidir.
Her iki hutbede şart olan; Yüce Allah’a hamd etmek, Allah Resulü’ne salat getirmek, Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm okumak ve vaaz vermektir. Ebu Hanife der ki: Bir tane tesbih de getirse (“Subhanallah” dese), bu da yeterli gelir. Çünkü Yüce Allah: “Hemen Allah’ı anmaya koşun…” buyurmuş ve herhangi bir zikri tayin etmemiştir. Öyleyse “zikir” denilecek her şeyle bu, yerine gelebilir. İmam Malik’ten de bu iki mezhep hakkında, iki görüş gelmiştir.
“Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in buradaki ‘zikir’ ifadesini, bizzat ameli ile tefsir etmiş olduğu, dolayısıyla bu konuda da O (sallallahu aleyhi ve sellem)’in tefsirine dönüş yapılmasının vacip olacağı” şeklinde cevap verilmiştir. Cabir b. Semura şöyle der: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in namazı da hutbesi de orta idi.” Cabir ise şöyle demiştir: “Allah’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara hutbe verirdi. Hak sahibi olan O Allah’a hamdeder ve O’nu överdi… Sonra şöyle buyururdu: ‘Allah’ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz, şaşkın kıldığını da kimse doğruya iletemez…’”
Tesbih ya da tehlil getirmeye gelince, buna “hutbe” denilmez. (Ayette) geçen “zikir”den kasıt, hutbe irad etmektir. Bundan başkası mecazdır. Bu nedenledir ki insanlara bir soru yöneltilmiş olsa bu ittifakla yeterli gelmemiş olacaktır.
el-Muvaffak der ki: Muhtemeldir ki Yüce Allah’ı hamd etmek ve öğüt vermek dışındaki bir şey, vacip değildir. Çünkü bu, hutbe diye isimlendirilir ve bundan amaç da hasıl oluyorsa, bu yeterli gelmiş olur. Ama bunun dışındakinin şart olması yönünde bir delil ise yoktur.
İki hutbe arasında hafif (ve kısa) bir oturuşta bulunmak müstehaptır. Çünkü İbn Ömer ve Cabir b. Semura hadislerinde geçtiği üzere Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle yapardı. İlim ehlinin çoğunluğuna göre bu vacip değildir. Çünkü bu, içinde meşru bir zikri bulunmayan bir oturuştur; dolayısıyla -ilki gibi- vacip değildir. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in oturuşu ise istirahat amaçlı olmuştur ve -ilkinde olduğu gibi- vacip sayılmaz.
İbn Abdilberr der ki: İmam Şafii hariç olmak üzere, İmam Malik ve arkadaşları, Iraklılar ve diğer belde fakihleri şöyle demişlerdir: İki hutbe arasında oturmak, sünnettir. Oturmaması halinde bir şey olmaz.
Sünnet olan, hutbeyi temiz olarak okumasıdır. Ondan (İmam Ahmed’den) nakledildiğine göre temiz bulunması hutbenin şartlarından sayılmaktadır. İmam Şafii’den de bu konuda, iki görüş gibi iki kavli gelmiştir. Mezhebimizin usulüne göre açık olan görüş, cünüplükten temiz olmasının şart olduğu yönündedir. Çünkü onlar, bir ayet ve daha fazlasını okumanın bunun için şart olacağını söylemişlerdir. Ancak cünüp olan böyle değildir (temizlenmeden hutbe okuyamaz). Küçük temizliğe (abdeste) gelince, bu hutbe için şart değildir. Çünkü bu, namaz öncesi -tıpkı ezan gibi- bir tür zikir olduğu için bunda abdestli bulunmak şart değildir. Ancak hadesten ve necasetten arınmış olarak, abdestli bulunması müstehaptır. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) namazın hemen peşine hutbeyi irad ederdi ve bu da gösteriyor ki O (sallallahu aleyhi ve sellem) abdestli olarak hutbeyi okurdu. Bu hususta O’na uymak her ne kadar vacip olmasa da sünnettir.
Sünnet olan, hutbeyi verenin, namazı da kendisi kıldırmasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), her ikisini de bizzat kendisi yapmıştır. Aynı şekilde O’ndan sonra gelen halifeleri de böyle yapmışlardır.
Bir özre binaen kişi hutbe verir ve başkası da namazı kıldıracak olursa, bu da caizdir. Eğer bir özür yoksa, muhtemelen o zaman bunu yapmak yasaktır. Çünkü Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem): “Beni nasıl namaz kılar görmüş iseniz, öylece kılınız.” buyurmuştur. Bir de hutbe iki rekatın yerine geçmektedir. Bunun caiz olması da ihtimal dairesindedir. Çünkü hutbe, namazdan ayrı bir ameldir, sanki ikisi ayrı iki namaz gibidir. Buna göre namazı kıldıracak kişinin, hutbeyi dinlemiş olması şart mıdır? İşte bu konuda iki görüş gelmiştir.
Hutbeyi dinlemiş olması şarttır. Bu, Sevri, Rey ashabı ve Ebu Sevr’in görüşüdür. Çünkü o, Cuma imamı olacağı için -sanki yerine bir imam görevlendirmemiş gibi- onun hutbeyi dinlemiş olması şart olur.
Şart değildir. Bu ise Evzai ve İmam Şafii’nin görüşüdür. Çünkü onunla cemaat bağlanmış olacağından dolayı, bu durumda hutbeye uyan (başka) bir kimsenin de imamlık yapması caiz olur.
Bir yay yahut bastona dayanarak (hutbe vermesi) müstehaptır. Bu minvalde el-Hakem b. Hazen el-Kulfi’den rivayete göre, kendisi Cuma’ya katılmıştı. Derken Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yay üzerine dayanarak ayağa kalktı yahut şöyle dedi: “Bastonuna dayandı ve Allah’a hamd etti…” Çünkü bunlar, bir tür yardımcı araçlar sayılmaktadır.
(Hutbe konuşmasını) peşi sıra yapmak da hutbenin sıhhat şartıdır. Uzun bir konuşma yaparak yahut uzun bir süre susarak veyahut herhangi bir amelde bulunarak hutbenin bir kısmıyla diğer hutbe arasında ara verecek olursa, peşi sıra (şartını) kesmiş olur, buna göre hutbeyi baştan okur. Arayı uzatmanın ya da kısaltmanın ölçüsünü, adet belirler. Aynı şekilde hutbe ile namaz arasında da “peşi sıralık” şart koşulmuştur.
(İmamın) mümin erkek ve kadınlara, kendisi ve orada hazır bulunan cemaate dua etmesi müstehap sayılmıştır. Müslümanların devlet başkanına dua etmesi de güzeldir. Çünkü onun huzur içinde olması, cemaatin de huzur içerisinde olması demektir, ona yapılan dua, cemaate de dua anlamı taşımaktadır.