"Enter"a basıp içeriğe geçin

Filter by Kategoriler

Meryem 47

Dedi: Selam sana olsun! Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz O bana çok lütufkârdır.

Diyanet Vakfı
İbrahim: Selam sana (esen kal) dedi, Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkardır.

Kurtubi Tefsiri
Dedi ki: “Selâm olsun sana. Ben, Rabbimden senin İçin mağfiret İsteyeceğim. Çünkü Rabbim bana gerçekten merhametli ve lütufkârdır.

“Dedi ki: Selam olsun sana!” İbrahim (aleyhisselâm) ona kötü bir şekilde karşılık vermedi. Çünkü kâfir olması dolayısıyla onunla Savaşmakla emrolunmamıştı. Cumhûrun kanaatine göre kasıt burada selâmlaşmak anlamında bu sözü söylemeyip onu terkedip, bırakmak anlamı ile silm yapmak (barış yapmak)tır.

Taberî dedi ki: Benden yana emin ol, demektir. Bu açıklamaya göre kâfire öncelikle selâm verilmez.

en-Nekkaş, dedi ki: Burada halîm (kötülüklere tahammül eden) bir kimsenin, sefih (beyinsiz, şirret) bir kimseye nasıl hitap edeceği gösterilmektedir. Yüce Allah’ın: “Cahiller onlara kitap ettiklerinde onlar: Selâm, derler.” (el-Furkan, 25/63) âyetinde olduğu gibi.

Kimisi de ona; “Selâm olsun sana” demesi, ayrılma maksadıyla bir selamlaşmadır, demişlerdir. Bunlar kâfire hem selâm vermeyi ve ondan önce selâm vermeyi câiz kabul etmişlerdir.

İbn Uyeyne’ye: Kâfire selâm vermek câiz midir? diye sorulmuş. O: Evet, demiştir. (Çünkü) Yüce Allah:

“Sizinle din hususunda Savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı Allah size yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.” (el-Mümtehine, 60/8) diye buyurduğu gibi;

“İbrahim de ve onunla beraber olanlar da sizin için gerçekten uyulacak güzel bir örnek vardır.” (el-Mümtehine, 60/4) diye buyurmuştu. İbrahim de babasına: “Selâm olsun sana” demişti.

Derim ki: Âyet-i kerîmeden anlaşılan kuvvetli görüş, Süfyan b. Uyeyne’nin dediğidir. Ancak bu hususta sahih iki hadis vardır. Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yahudi ve hristiyanlara öncelikle siz selâm vermeyiniz. Onlardan herhangi birisi ile yolda karşılaşacak olursanız onu yolun en dar tarafından geçmek zorunda bırakınız.” Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, Selâm 13; Ebû Dâvûd, Edeb 137; Tirmizî, Siyer 41, İstizan 12; Müsned, II, 263, 266, 546, 444, 459, 525

Yine Buhârî ve Müslim’de Üsâme b. Zeyd’den gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), el-Hâris b. el-Hazrecoğulları (diyarı)nda bulunan Sa’d b. Ubâde’yi rahatsızlığı dolayısıyla ziyaret etmek üzere terkisine de Üsâme b. Zeyd’i bindirmiş olarak, altında Fedek mamulü bir kadifenin bulunduğu, bunun da üzerinde bir semeri bulunan bir eşeğe binmiş idi. -Bu Bedir vakasından önceydi- Müslümanlarla putlara tapan müşriklerden ve yahudilerden oluşan kimselerin oturduğu bir yerden geçti. Aralarında Abdullah b. Ubeyy b. Selûl da vardı. Yine o mecliste Abdullah b. Revâha da bulunuyordu. Bineğin çıkardığı toz-toprak mecliste oturanların üzerine gelince, Abdullah b. Ubey, elbisesi ile burnunu örttü, sonra da şöyle dedi: Üzerimize toz çıkarmayınız. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)da onlara selâm verdi… Bahârl, Merdâ 15, Edeb 115, İstizan 20; Müslim, Cihâd 116; Müsned V, 203

Birinci hadis kâfirlere ilk olarak selâm vermeyi terk etmek gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü selâm bir ikramdır. Kâfir ise ikrama ehil değildir.

İkinci hadis ise bunun câiz olduğunu göstermektedir. Taberî dedi ki: Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadis Üsame’nin rivâyet ettiği hadise karşı gösterilemez. Çünkü bu hadislerin biri diğerine muhalif değildir, Zira Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadis genel bir mana ifade eder. Üsame’nin rivâyeti ise anlamının hususî olduğunu ortaya koymaktadır.

en-Nehaî dedi ki: Bir yahudi yahut bir hristiyanın yanında göreceğin bir ihtiyacın varsa ona ilk olarak selâm verebilirsin. Bununla Ebû Hüreyre’nin: “İlk olarak siz onlara selâm vermeyiniz” diye rivâyet ettiği hadisin üzerimizdeki bir hakkı yerine getirmek yahut onlar nezdinde görmeniz gereken bir ihtiyatınızın bulunması, arkadaşlık, komşuluk ya da yolculuk hakkı gibi onlara öncelikle selâm vermenizi gerektirecek bir sebebin bulunmaması hali için söz konusu olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Taberî dedi ki: Seleften onların kitab ehli olan kimselere selâm verdiklerine dair rivâyetler gelmiştir. İbn Mes’ûd da yolda beraber yolculuk yaptığı bir dihkan’a (eski İranlı toprak ağası) bu şekilde davranmıştır.

Alkame dedi ki: Ben ona ey Abdu’r-Rahmân’ın babası, onlara bizim tarafımızdan öncelikle selâm verilmesi mekruh değil mi? diye sordum. O, evet öyledir ama arkadaşlık hakkı vardır, dedi.

Ebû Usame evine gitti mi yolda müslüman olsun, hristiyan olsun, küçük olsun, büyük olsun kime rastlarsa hepsine selâm verirdi. Bu hususta ona soru sorulunca şöyle cevap verdi: Bize selâmı yaymamız emrolunmuştur.

el-Evzaî’ye bir kâfirin yanından geçip ona selâm veren müslümanın durumu hakkında soruldu. O şöyle dedi: Eğer selâm verecek olursan senden önceki salih kimseler de selâm vermiştir. Şayet vermeyecek olursan yine senden önceki salihler de selâm vermeyi terketmişlerdir.

Hasen el-Basrî’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Müslümanların da, kâfirlerin de bulunduğu bir meclise uğrarsan onlara selâm ver.

Derim ki: Birinci görüşün sahipleri delil olarak selâmın bir tahiyye (selamlaşma) anlamında olduğu ve bu ümmete has olduğunu delil gösterirler. Çünkü Enes b. Malik yoluyla gelen hadiste Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: “Şüphesiz yüce Allah benim ümmetime onlardan Önce hiç kimseye vermediği üç hususiyet vermiştir: Biri selâmdır ki bu cennetliklerin selamlaşmalarıdır.” Bu hadisi et-Tirmizî el-Hakîm rivâyet etmiştir. et-Tirmizî el Hakim, Nevâdirul-Usûl, I. 697 Senedi ile birlikte el-Fâtiha Sûresi’nde (amin bahsi, 8. baslıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine yüce Allah’ın:

“Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim” âyetinin anlamına dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerîmede “selâm” kelimesinin merfu gelmesi mübtedâ olduğundan dolayıdır. Nekre olmakla birlikte câiz oluşunun sebebi, tahsis edilmiş bir nekre oluşundan dolayıdır. O bakımdan marifeye benzemektedir.

“Çünkü Rabbim bana gerçekten merhametli ve lütufkârdır” âyetinde geçen

“Merhametli ve lütufkâr” (anlamı verilen kelime): Oldukça ileri derecede lütuf ve ihsanda bulunan demektir. Birisine iyilikte bulunmayı anlatmak üzere; denilir.

el-Kisaî der ki: “Bana iyilikte bulundu, lütfetti” denilir. el-Ferrâ’ der ki: “Çünkü Rabbim bana gerçekten merhametli ve lütufkârdır” âyeti, kendisine dua ettiğim vakit duamı kabul eden, herşeyi bilen lütufkârdır demektir.

Chat
Sohbet Yükleniyor...

https://kutsalayet.de/meryem-46/,https://kutsalayet.de/meryem-48/

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız