Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanladılar.
Diyanet Vakfı
Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.
Kurtubi Tefsiri
Yemin olsun ki, Hicr ashabı da peygamberleri yalanlamışlardı.
“Hicr” kelimesinin birkaç anlamı vardır. Bunlardan birisi Kâ’be’nin Hicr’idir. Birisi haram anlamıdır. Nitekim yüce Allah’ın: âyeti;
“haram ve yasak kılınmış” (el-Furkan, 25/53) demektir. Yine hicr, akıl anlamındadır. Yüce Allah,
“hicr (akıl) sahibi” (el-Fecr, 89/5) diye buyurmaktadır. Gömleğin ön tarafına da
“hicr” denilir. “Hacr” söylenişi daha fasihtir. Kısrak da “hicr” diye anılır. Semud kavminin diyarına da “Hicr” denilir, bu âyette kastedilen anlamı da budur, şehir demektir. Bu açıklamayı el-Ezherî yapmıştır.
Katade der ki: Hicr, Mekke ile Tebuk arasıdır ve bu, Semud kavminin bulunduğu vadidir, Taberî de Hicaz ile Şam arasında bulunan topraklara Hicr denilir ve bunlar Hazret-i Salih’in kavminin yaşadığı yerdir, demektedir.
Yüce Allah’ın burada sözünü ettiği “Peygamberler”den kasıt, yalnızca Hazret-i Salih’tir. Ancak, bir peygamberi yalanlayan kimse bütün peygamberleri yalanlamış gibidir. Çünkü bütün peygamberler usu! (dinin esasları, itikadi meseleler) bakımından aynı dinin davetçileridir. O bakımdan aralarında fark gözetmek mümkün olamaz.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, hem Hazret-i Salih’i, hem ondan sonra gelecek, hem de ondan Önce gelmiş bütün peygamberleri yalanladılar. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
Buhârî’nin İbn Ömer’den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk gazvesi sırasında Hicr denilen yerde konakladığında ashabına, oranın kuyusundan su içmemelerini ve o kuyudan su çekmemelerini emretti. Onlar: Biz, o su ile hamur yoğurduk ve ordan su çektik deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine, suyu dökmelerini ve o hamuru bir kenara atmalarını emretti. Buhârî, Enbiyâ 17; Müsned, II, 117
Yine Sahih’te İbn Ömer’den rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberindeki ashabı Semud diyarı olan Hicr’e konakladılar. Oranın kuyularından su çektiler ve çektikleri o su ile hamur yoğurdular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine, çektikleri suyu dökmelerini ve o hamuru develere yedirmelerini emrettiği gibi, dişi devenin gidip içtiği kuyudan su çekmelerini emretti. Buhârî, Enbiyâ 17; Müslim. Zühd 40; Müsned, II, 117.
Yine İbn Ömer’den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Hicr’e yolumuz düştü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize şöyle dedi: “Kendilerine zulmetmiş olanların meskenlerine, onların başına gelen musibetin bir benzeri size gelip isabet eder korkusuyla ancak ağlayarak giriniz,” Hazret-i Peygamber daha sonra devesini dürterek hızhca yoluna devam etti. Buhâri, Salâî 53, Enbiyâ 17; Müslim, Zühd 38, 39: Müsned, II, 117,
Bu Âyeti Kerîme’nin İhtiva Ettiği Hususlar:
Derim ki: Bu âyet-i kerimede Şari’in (şeriat koyucunun) hükmünü beyan edip durumunu açıklığa kavuşturduğu sekiz mesele vardır. İlim adamları bunları bu âyet-i kerimeden çıkarmış ve bunların bazısında fukaiıâ farklı görüşlere sahip olmuşlardır:
1. Hicr Sahiplerinin Yurduna Girmek:
Bu gibi yerlere girmenin mekruhluğu: Bazı ilim adamları kâfirlerin kabirlerine girmeyi de buna kıyas etmişlerdir. Bir kimse bu yer ve kabirlere girecek olursa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın gösterdiği şekilde ibret almak üzere, korkmak ve oradan çabucak geçmek suretiyle uğramak gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur “Babil diyarına girmeyiniz. Çünkü orası lanetlenmiştir.” Hazret-i Aliden: “Sevgili Peygamberin bana kabristanda namaz kılmayı yasakladığı gibi. Babil topraklarında namaz kılmamıda yasakladı. Çünkü orası lanetlenmiştir” şeklinde: Ebû Dâvûd, ssalat 24.
Hicr Ashabının Kuyularından ve Necis Sudan Yararlanmanın Hükmü:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashab-ı kirama, Semud kavminin kuyusundan çektikleri suyu dökmelerini, o su ile yoğurup pişirdikleri ekmekleri de bir kenara atmalarını emretti. Çünkü o su gazaba uğramış bir kavmin suyu idi. Yüce Allah’ın gazabından kaçmak kastıyla ondan yararlanmak câiz görülmemiştir. Hazret-i Peygamber, yoğurdukları hamur hakkında: “Onu develere yediriniz” diye buyurmuştur.
Derim ki: İşte necis suyun ve o necis su ile yoğurulan hamurun hükmü de aynı şekildedir,
2. İnsanın Kullanması Câiz Olmayan Yiyecek ve İçecekler Hayvanlara Verilebilir mi?
Malik dedi ki: Kullanılması câiz olmayan yiyecek ve içeceklerin deve ve hayvanlara yem olarak verilmesi caizdir. Çünkü onların mükellefiyetleri yoktur. İmâm Mâlik, necis olan bal hakkında da aynı şeyi söylemiş ve böyle bir bal arılara yedirilir, demiştir.
3. Evcil Merkeplerin Eti:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu su ile yoğurulan hamurun develere yedirilmesini emrettiği halde, onun atılmasını emretmemiştir. Halbuki Hayber günü evcil merkeplerin etinin atılmasını emretmiştir. Bu ise, eşek etinin haramlığının daha ağır, necasetinin ve necasetlendirmesinin de daha ileri olduğunun delilidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hacamat yaparak para kazanan kimsenin bu kazancını, su taşıyan develere ve kölelere yedirmesini emretmiştir. Ancak bu, bu kazancı haram kılmak için veya necis kabul ettiğinden dolaya değildir, Şâfiî der ki: Eğer haram olsaydı, hacamat yapana kazandığı bu parayı kölelerine yedirmesini emretmezdi. Çünkü kişi, kendi zatı İtibariyle taabbüd etmekle yükümlü olduğu gibi, kölesi hakkında da (haklarını yerine getirmek suretiyle) taabbüdle mükelleftir.
4. Kişinin Hayvanlarına Yedirmek Kastıyla Necaset Taşımasının Hükmü’
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın, yoğurulan o hamurun develere yedirilmesini emretmesinde, kişinin, köpeklerine yesinler diye nceis şeyler taşımasının câiz olduğuna delil vardır. Ve bu, bizim mezhebe mensup ilim adamları arasından bunu câiz görmeyen ve köpekler necasete gitmek üzere serbest bırakılır, ama sahipleri onlara necaseti alıp götürmez, diyenlerin kanaatlerine muhaliftir.
5. Peygamberlerin ve Salihlerin Eserleri:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın dişi devenin içtiği kuyudan su almalarını emretmesi, Peygamber ve salihlerin -aradaki asırlar çok olsa ve izleri ortada olmasa dahi- bıraktıkları izlerle teberrükün câiz olduğuna delildir. Nitekim birincisinde de fesat ehlinin buğzedildiklerine, onların yaşadıkları yurtların ve geriye bıraktıkları izlerin de verildiklerine delil vardır. Bu her ne kadar tali kiki araştırma, cansızların sorumlu olmadıklarını göstermekle birlikte yine böyledir. Çünkü sevilen ile birlikte olan şey de sevilir, hoşlanılmayan ve buğzedilen şeyle birlikte o şeye de buğzedilir. Nitekim Şair Küseyyir şöyle demektedir:
“Onu sevdiğim için siyahları hep severim.
Hatta onu sevdiğimden ötürü siyah köpekleri bile severim.
Bir başka şair de şöyle demektedir:
“Ben o yurttan, yani Leyla’nın yurdundan geçer giderim.
Bir öperim şu duvarı, bir öbür duvarı öperim,
Benim kalbimi çelen o diyar değildir,
Fakat ben o diyarda kalmış olanı severim.”
6. Namaz Kılınabilen ve Kılınamayan Yerler:
Kimi ilim adamı böyle bir yerde namaz kılmayı uygun görmemiş ve: Orada namaz kılmak câiz değîldir, çünkü orası bir gazap yurdu ve bir Öfke diyarıdır, demiştir, İbni’l-Arabî der ki: Böylelikle bu bölge, Hazret-i Peygamber’in: “Yeryüzü benim için hem bir mescid, hem de bir temizlenme yeri kılınmıştır” Buhârî, Teyemmüm 1, Salât 56, Müslim, Mesâdd 3-5; Ebû, Dâvûd, SnlSt 24; Tirmizî, Salat 119, Siyer 5; Nesâi Gusl, 26,.- âyetinde zikrettiği genel kapsamdan müstesna olmuştur. O bakımdan, bu yerin toprağı ile teyemmüm de câiz değildir, oranın suyundan abdest almak da, orada namaz kılmak da câiz değildir.
Tirmizî de, İbn Ömer’den rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır. Çöplük, hayvan boğazlama yeri (mezbaha), kabristan, yol ağzı, hamam, develerin çöktükleri yerler ve Beytullah’ın üzerinde, Tirmizî, Salat 141; İbn Mâce, Mesacid 4. Bu hususta Ebû Mersed ile Cabir ve Enes’ten de hadis rivâyet edilmiştir. İbn Ömer yoluyla gelen hadisin isnadı pek o kadar kuvvetli değildir. (İsnadında yer alan ravilerden birisi olan) Zeyd b. Cebîra hakkında hıfzı yönünden tenkitlerde bulunulmuştur. , Salnr 141. Aynen bk. İbn Abdi’l-Berr: et-Temhid, V, 225 vd.
Bizim ilim adamlarımız ayrıca şunu da eklerler: Gasbedilmiş evde, kilisede, havrada, içinde heykel bulunan evde, gasbedilmiş bir arazide veya kıblede uyuyan yahud bir adamın yüzü, ya da üzerinde necaset bulunan bir duvar karşısında (namaz kılınmaz).
İbni’l-Arabî der ki: Bu yerlerde namaz kılmak kimisinde başkasının hakkı dolayısıyla yasaklanmıştır, kimisinde yüce Allah’ın hakkı dolayısıyla, kimisinde de muhakkak veya galip zann ile necaset dolayısıyla yasaklanmıştır, içinde bulunan necasetten dolayı namaz kılınması yasak olduğu belirtilen bir yerde -hamam ve kabristanın içinde veya ona doğru- eğer temiz bir bez serilecek olursa, (İmâm Mâlik’in) “el-Müdevvene”sinde belirttiğine göre- caizdir. Ebû Mus’ab ise ondan (Malik’den) yine de mekruh olacağını nakletmektedir. Bizim (Maliki mezhebimize mensup) ilim adamlarımız, eski kabristan ile yeni kabristan arasında -necaset dolayısıyla- fark gözetmişlerdir. Yine müslümanların kabristanı ile müşriklerin kabristanı arasında da fark gözetmişlerdir. Çünkü müşriklerin kabristanı azâb yurdudur ve gazabın indiği bir yerdir- Hicr bölgesi gibi. Malik, “el-Mecmua”da şöyle demektedir: Bir kimse yere bez serecek olsa bile develerin çöktükleri yerde namaz kılamaz. O, sanki böyle bir yerde namaz kılmayı câiz görmeyişinin iki sebebini kabul etmiş gibidir Birincisi, (def-i hacette bulunmak isteyen kimselerin) develerin arkasında gizlenmeye çalışmaları, diğeri ise, develerin ürkerek namaz kılanın namazını ifsad etmeleri. Eğer çökmüş bulunan deve bir tane ise onun yakınında namaz kılmakta bir beis yoktur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da sahih hadiste belirtildiğine göre böyle yapardı,
Yine Malik der ki: Zaruret olmaksızın, üzerinde canlı timsalleri (resimleri) bulunan bir yaygı üzerinde namaz kılamazsınız. İbnü’l-Kasım, kıble tarafında eğer timsal varsa, namaz kılmayı mekruh gördüğü gibi, gasbedilmiş. bir evde namaz kılmayı da mekruh kabul eder. Şayet kılacak olursa, kıldığı bu namaz geçerli olur Bazıları da Malikten, gasbedilen bir evde kılınan namazın geçerli olmayacağını söylediğini nakletmişlerdir. İbnü’l-Arabî der ki: Bana göre bu; gasbedilmiş araziden farklıdır. Çünkü, eve izinsiz girilmez. Araziye gelince, mülk olsa bile mescid olma özelliğini de devam ettirmektedir. Herhangi bir kimsenin mülkünde olması, onun bu mescid olma özelliğini iptal etmez.
Derim ki: Nazarın (kıyasın) ve haberin hakkında delil olduğu sahih görüş, -yüce Allah’ın izniyle- temiz olan her bir yerde kılınan namazın câiz ve sahih olduğudur. Hazret-i Peygamber’den rivâyet edilen: “Şüphesiz ki burası şeytanın bulunduğu bir vadidir” Muvatta’, Vukut 26. şeklindeki ve Ma’mer’in, ez-Zülırf’den rivâyetine göre: “Size, gafletin kendisinde isabet ettiği bu yerden çıkınız” dediği rivâyetine; Hazret-i Ali’nin: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana, Babil topraklarında namaz kılmayı yasakladı. Çünkü o mel’undur, sözüne; Hazret-i Peygamber’in de Semud kavminin Hicrinden geçtiği vakit: “Bu, azap edilenler üzerine ancak ağrıyanlar olarak giriniz” âyetine; yine develerin çöktüğü yerlerde namaz kılmayı yasaklamasına ve buna benzer bu hususta yer alan rivâyetlere gelince; bütün bunlar, icma ile kabul edilmiş esaslar ve bize ulaşmaları sahih yollarla sabit olmuş deliller ışığında ele alınmalıdır.
İmâm Hafız Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hususta, bizce tercih edilen görüş şu ki: Adıgeçen bu vadi ve başka yerlerde, hepsinde namaz kılmak, -orada namaza engel olacak şekilde bir necasetin kat’i olarak bulunduğu bilinmedikçe- caizdir. Uykuda kalarak namaza uyanılmayan yerin, şeytanın bulunduğu bir yer olduğunu, buranın lanetli bir yer olup, o bakımdan orada namaz kılınmaması gerektiğini belirterek gerekçe göstermenin bir anlamı yoktur. Bu konuda kabristanda, Babil yurdunda, develerin çöktükleri yerlerde ve buna benzer bu türden olan yerlerde namazın kılınmasını yasaklayan bütün rivâyetler bize göre nesh edilmiştir ve bunlar delil olarak kabul edilemezler. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünün bütünü bana hem bir mescid hem de bir temizlenme yeri kılınmıştır.” Hazret-i Peygamber bize haber vererek bunun, kendisine has üstün faziletlerinden birisi olduğunu belirtmesi de bunu gerektirmektedir. îhm ehlinin kabul ettikleri kanaate göre, onun fazilet ve üstünlüğüne dair olan hususların neshe uğraması, değişikliğe uğraması, eksilmesi câiz ve mümkün, değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bana, benden önce hiç bir kimseye verilmedik beş şey -altı, üç ve dört şey olarak da rivâyet edilmiştir- verildi.” Bunlar toplam, dokuzdan İbn Abdi’l-Berr, et-Temhîdr V, 218’de “dokuz” yerine “yedi” şeklindedir. daha fazladır ve Hazret-i Peygamber bunlar arasında şunları da saymıştır: “Ben, kırmızı tenliye de, siyaha da peygamber olarak gönderildim. Düşmanımın kalbine salınan korku ile bana yardım olundu, ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılındı, bana ganimetler helal kılındı, yeryüzü de bana hem mescid, hem de bir temizlenme aracı kılındı, bana şefaat verildi, bana geniş kapsamlı söz söyleme gücü (cevâniu’l-kelim) verildi, ben, uyuyor iken bana yeryüzünün anahtarları verildi, önüme konuldu. Ayrıca bana Kevser verildi ve benim peygamberliğini ile de peygamberlik sona ermiş oldu.” Bu özellikleri ashab-ı kiramdan önemli bir topluluk rivâyet etmiştir. Onların kimisi, bunların bir kısmını zikrederken, bir kısmı da, başkasının sözkonusu etmediği faziletleri zikretmiştir. Bunların hepsi de sahih hadislerdir, Hazret-i Peygamberin üstünlük ve faziletlerinde fazlalık (zamanla artış) caizdir, amma, bunların eksiltmesi câiz değildir. Nitekim Hazret-i Peygamberin, peygamber olmadan önce bir kul olduğu, sonra da Rasûl olmadan önce peygamber olduğu bilinen bir husustur. Ondan da böylece rivâyet edilmiştir. O şöyle buyurmuştur: “Bana da size de ne yapılacağını bilemiyorum.” Bundan sonra ise yüce Allah’ın:
“Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye…” (el-Feth, 48/2) âyeti nazil olmuştur. Yine Hazret-i Peygamber, bir adamın kendisine: “Ey yaratılmışların en hayırlısı!” dediğini İşitince ona: “O dediğin kişi İbrahim’dir!” diye cevap vermiş, yine bir başka seferinde de: ‘Sizden, hiç bir kimse, benim için Metta oğlu Yûnus’tan hayırlı olduğumu söylemesin” ve: “O, seyyid İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub oğlu Yusuftur.” (Onların hepsine selam olsun). Bütün bunlardan sonra da: “Ben, Âdemoğullarının efendisiyim, fakat övünmek için söylemiyorum” diye buyurmuştur. O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın fazilet ve üstünlüğü, yüce Allah onun ruhunu alıncaya kadar devamlı artıp durmuştur. İşte bundan dolayı biz bu sözü söyledik: Hazret-i Peygamberin faziletlerinde nesih, istisna ve eksilme câiz değildir amma, bunlarda artış caizdir. Bu rıvfıyerlerin hemen tümü daha önce çeşitli vesilelerle geçmiş bulunmaktadır. Kaynakları da omda gösterilmiştir. Burada bu metnin, merhum müfessirimizin işaret ettiği yerden itibaren İbn Abdi’l-Berr. et-Temhîd, Y. 217 vd.daD alındığını belirtmekle yetiniyoruz.
Hazret-i Peygamberin: “Yeryüzü bana mescid ve temizlenme aracı kılındı” hadisine dayanarak da kabristanda, hamamda ve necasetlerden uzak ve temiz olan her bir yerde namaz kılmayı câiz kabul etmekteyiz. Hazret-i Peygamber de Ebû Zerr’e şöyle demiştir: “Ve namaz vakti nerede girerse orada namazını kıl. Çünkü yeryüzünün tümü bir mesciddir.” Bu hadisi Buhârî zikretmiştir ve bu hadiste herhangi bir yerin tahsisi ayrıca sözkonusu değildir.
İbn Vehb yoluyla gelen şu hadisi delil gösterenlere gelince: “Bana, Yahya b. Eyyub haber verdi. O, Zeyd b. Cebîra’dan, o, Dâvûd b. Hüsayn’dan, o, Nafı’den, o, İbn Ömer’den nakletti…” şeklinde, Tirmizî’nin rivâyet edip, bizim zikrettiğimiz hadise gelince, bu Hadîs-i şerîf, Zeyd b. Cebîra’nın münferiden rivâyet ettiği ve hadis âlimlerinin münker kabul ettikleri bir rivâyettir. Esasen bu hadis, ancak Yahya b. Eyyub’un, Zeyd b. Cebîra yoluyla yaptığı rivâyetten, başka bir rivâyetle müsned olarak bilinen bir hadis değildir, el-Leys b. Sa’d da, İbn Ömer’in azadlısı Nafi’nin oğlu Abdullah’a yazarak bu hadis hakkında sormuş, Nafi’in oğlu Abdullah da ona şu cevabı vermiştir: Benim bildiğim (babam) Nafi’den, bu hadisi rivâyet edenin, babam aleyhine balıl bir söz uydurduğundan ibarettir. Bunu, el-Hulvânî, Said b. Ebi Meryem’den, o, el-Leys’den nakletmiştir. Bu rivâyette de ayrıca, müşriklerin kabristanının diğerlerinden farklı ve özel bir hükmü olduğundan söz edilmemektedir. İbn Abdi’l-Rerr et-Temhid, v. 225-226
Ali b. Ebî Tâlib’den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir. En candan sevdiğim varlık (sallallahü aleyhi ve sellem) bana, kabristanda namaz kılmamı, Babil topraklarında namaz kılmamı yasakladı. Çünkü orası lanetlidir. Bu hadisin isnadı ise zayıftır ve zayıf olduğu icma ile kabul edilmiştir. Bu hadisi Hazret-i Aliden rivâyet eden Ebû Salih ise, Salih b. Abdurrahman el-Ğıfârî’dir, Basralıdır, hadis rivâyeti ile meşhur bir kimse değildir. Onun, Hazret-i Ali’den hadis işittiği de sahih olarak sabit olmamıştır. Onun dışındaki diğer raviler ise meçhuldürler ve bilinmemektedirler. ibn Abdi’l-Berr: et-Temkld, V: 223-324
Yine Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hususta, Hazret-i Ali’nin kendi sözü olarak -Hazret-i Peygambere merfuen rivâyet edilmeksizin- isnadı hasen olan bir rivâyet vardır. Bunu el-Fadl b. Dukeyn rivâyet etmiştir. Dedi ki: Bize el-Muğire b. Ebû’l-Hurr el-Kindi anlattı. Dedi ki: Bana, Ebû’l-Anbes flucr b. Anbes anlattı, dedi ki: Bizr Ali (radıyallahü anh) ile birlikte Haruralıların yanına çıkıp gittik, Suriye topraklarını aştıktan sonra, Babil topraklarına girdik. Ey mü’minlerin emiri, akşam oldu namaz kılalım, namaz, dedik. Kimse ile konuşmak istemedi. Yine, ey mü’minlerin emiri, akşam oldu, dediler. O, evet dedi. Ama ben, Allah’ın yerin dibine geçirdiği bir yerde namaz kılmam.
Muğire b. Ebi’l-Hurr, Kûfeli güvenilir bir ravidir Bunu, Yahya b. Maîn ve başkaları ifade etmiştir. Hucr b. Anbes ise, Hazret-i Ali’nin arkadaşları arasından ileri gelen birisidir.
Tirmizîde Ebû Said el-Hudrî’den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Yeryüzü bütünüyle mesciddir, kabristan ve Hamam müstesna.” Ebû Dâvûd, Salat 24: Tirmizî, Salat 119; İbn Mâce, Mesâcid 4; Müsned, III, 33, 96 Tirmizî dedi ki; Bu hadisi, Süfyan es-Sevrî, Amr b. Yahya’dan, o, babasından, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’dan -mürsel olarak- rivâyet etmiştir. Ama, sanki bu daha sabit ve daha sahih bir rivâyet görünüyor. Tirmizî, Salât 119
(Yine) Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Böylelikle bu, mürseli delil kabul etmeyenlere göre delil gösterilemez. Eğer sabit olsaydı, açıklama dediğimiz şekilde olurdu. Biz, Medinelilerin mezhebini izleyen bazı kimselerin söyledikleri: Bu hadiste ve başkalarında geçen kabristan ile özel olarak müşriklerin kabristanı kastedilmiştir, demiyoruz. Hazret-i Peygamber, burada kabristan ve hamam derken, her ikisinin başına da “elif-lâm (harfi tarif)” getirmiştir. O bakımdan, bunun belli bir kabristana tahsis edilip bir diğer çeşidinin dışarıda bırakılması, yahut belli bir hamama hasredilip, diğerlerinin dışarıda bırakılması -bu konuda ondan gelen başka bir rivâyet olmaksızın- câiz değildir. Çünkü, o takdirde bu, Kitap ve sünnetten de sahih haberden de delili olmayan bir iddia olur. Kıyasın da bu hususta bir dahl i olmadığı gibi, bu akıl ile kavranılacak bir husus da değildir. Ayrıca, hitabın fetvası da buna delil olmadığı gibi, bu konudaki rivâyet buna delil değildir. İbn Abdi’l-Berr. et-Temkîd, V, 225
O halde, müşriklerin kabristanı olarak tahsiste bulunanların bu yaptıkları iki şekilden birisiyle mümkündür: Ya bu konuda kâfirlerin, kabristanlarına gidip gelmelerinden ötürü böyle bir kanaate varılmıştır, ancak o takdirde (hadiste) kabristanın özel olarak anılmasının bir anlamı olmaz, çünkü bu durumda kâfirlerin beden ve ayaklarının bulunduğu her yerin aynı şekilde olması gerekir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, anlamsız sözler sarf etmekten daha yüce ve üstündür. Yahut da böyle bir tahsis, bu gibi yerlerin gazab bölgesi olmalarından dolayı olabilir. Eğer durum gerçekten böyle olsaydı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi Mescidini müşriklerin kabristanının olduğu bir yerde bina etmez ve bunun için o kabirleri başka yere taşıyarak orayı düzeltmez, orada da Mescidini inşa etmezdi. Bir kimsenin, içinde namaz kılınması için herhangi bir kabristanı özel olarak tahsis etmesi eğer câiz olsaydı, sırf bu hadis (Mescid-i Nebevi hadisi) dolayısıyla müşriklerin kabristanının özel olarak bu iş İçin tahsis edilmesi uygun olurdu. Kabristanda namaz kılmayı mekruh gören herkes, kabristanlar arasında ayırım gözetmemektedir. Çünkü, baştaki “elif ve lâm” cinse bir işarettir, yoksa ma’hûd olan (bilinen) bir kabristana işaret değildir. Eğer müslümanlar ile müşriklerin kabristanı arasında bir fark bulunsaydı, Hazret-i Peygamberin bunu beyan etmesi ve ihmal etmemesi gerekirdi. Çünkü o, beyan edici olarak gönderilmiştir. Cahil bir kimsenin: Şöyle bir kabristanda namaz kılmak câiz değildir, demesi kabul edilirse, bir diğerinin, şu hamamın da böyle olduğunu söylemesinin kabul edilmesi gerekirdi. Çünkü Hadîs-i şerîfte kabristan ve hamamlar söz konusu edilmektedir.
Aynı şekilde hadiste zikredilen “çöplük, hayvan boğazlama yeri” hakkında da, şu çöplük ve şu mezbaha ile şu yol demek câiz olamaz. Çünkü, Allah’ın dininde (bu şekilde delilsiz) hüküm vermeye kalkışmak câiz değildir. İbn Abdi’l-Berr: at-Temhîd, V, 230
İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir Müşriklere ait kabirler üzerinde -yer temiz ve tahir olduğu takdirde- teyemmüm caizdir. Aynı şekilde, bu kimse bir kilise yahut bir havrada temiz bir yer üzerinde namaz kılacak olursa, onun kılacağı bu namazın, geçerli ve câiz olduğunu ıcma ile kabul etmişlerdir. İbn Abdi’l-Berr. et-Temhîdr V. 229
Bu hususa dair açıklamalar et-Tevbe Sûresi’nde (9/107. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Bilindiği gibi, kilisenin bir gazap yeri olması, kabristana göre daha ileri bir ihtimaldir. Çünkü, orası Allah’a isyan olunan ve içinde küfür edilen bir yeıdir Kabristan ise böyle değildin Halbuki, sünneti seniyyede, kilise ve havraların mescid edinileceğine dair ifadeler varid olmuştur. en-Nesâî, Talk b. Ali’den şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gitmek üzere bir heyet olarak yola çıktık. Ona bey’at ettik, onunla birlikte namaz kıldık. Biz, ona bizim topraklarımızda bize ait bir kilisenin olduğunu söyledik.,, diyerek hadisin geri kalan bölümünü nakletmektedir. Nesâî, Mesacid 1 Sözü geçen bu hadiste şu ifadeler yer almaktadır: “Kendi topraklarınıza döndüğünüzde, kilisenizi kırıp onu mescid edininiz.” İbn Abdi’l-Berr,